Featured Slider

Yok Canım Ne Endişelenmesi



Henüz karnıma vitamin olarak düştüğü andan beri endişelenmeye başladığım, şu an -yine karnımda-39 haftasını doldurmuş olan Metehan Bey yüzünden hep bu endişeler. Biz kadınların içgüdüsü bu engellenemiyor. İlla ince ince düşünüp endişeleneceğiz, o gerilimi bi’ hissedeceğiz, yoksa içimiz rahat etmez.  :)

Gebelik testinde o silik ikinci çizgiyi gördüğüm andan itibaren başladım ben endişelenmeye, ‘Acaba kimyasal gebelik mi?’ , ‘Kan testim pozitif çıkar mı ki?’, ‘Ya dış gebelik olursa, boşuna sevinmesem mi ki, du’ bi’ kalbi atsın önce…’

Gebe olduğumun kesinleştiği andan itibaren endişelerim bitti mi? Tabi ki hayır.
İlk üç buçuk ayım şöyle geçti - o dönemde hala okul öncesi öğretmenliği yaptığım için- öğrencilerimi kucaklamasam mı 13 kilo çok mu ki kaldırmak için, ya çocuklar sarılmıyorum diye benden soğurlarsa, ama hastalar ben de hastalık kaparsam ilaç kullanamayacağım, kahve istedi canım ama ya bebek düşerse, bu okul merdivenleri kasıklarımı mı zorladı ne... Bu böyle uzar gider.

Ha’di atlattık riskli gebelik dönemlerini de sonra rahatladım mı? I-ıh.
Ben ne yaptım, yine başladım bu son haftalarıma kadar kara kara düşünmeye. Adı ne olacak, bebeğe neler almalıyız, hayatımız ne kadar değişecek, acaba çalışmaya devam etmeli miyim yoksa bir çocuk gelişimci olarak annelik görevimi mi ilk sırada tutmalıyım. E çalışmazsam masraflar ne olacak? Neyse bebeğime bakarken sadece bloğuma odaklanırım, ne güzel? :) :-/

E iş yerinden ayrılma kararı aldın, kafanda iş konusunu toparladın. Şimdi neye endişeleniyorsun Tülin!?

Sıradaki endişemiz bebeğin boyu kilosu karnımdaki pozisyonu ve nasıl doğuracağım tabi ki. :)
Pazarda gezerken kolumdan tutup beni çeviren, acıyan gözlerle bakarak Allah kurtarsın kızım diyen teyzeler mi dersiniz, amaan hiç hissetme sezaryen ol kurtul dikişler kapanıverir diyen iç çamaşırcı ablalar mı dersiniz, sakın ha son dakikaya kadar dayan, her şeyin doğalı iyi, koyverme kendini, diyen akrabalar mı…

Her zaman her yerde olduğu gibi Türk insanı iyi niyetli ama yine olaylara fazla müdahil. Yapmayın işte ablalarım teyzelerim zaten kafalar karışık, hamile kafası yaşıyoruz.

Bir de benim erkek kardeşim Emir’in lösemi tedavisi görmesi sebebiyle annemin doğumuma gelemeyecek olması gerginliği vardı üzerimde, doğum yaklaştıkça onun gerginliği üzerine eklendi tabi ki son haftalarımda. Annem hiçbir şey yapmasa gelip öööylece dursa bile yetecekti bana.
Şimdi kız kardeşim İrem Denizli’ye geldi doğumumda yanımda olabilmek için. İrem de Ankara’da yaşıyor, annemler gibi.

Bitmeyen endişelenmelerim devam ediyor. Bende tiroit problemi var, ailede kanser var, erkek kardeşim lösemi oldu umarım bebeğimde bir genetik hastalık olmaz endişesi içimdekilerin en büyüğü sanırım.

Neyse kendimi kitaplara, bloğuma, ev işlerine veriyorum falan derken yine içimdeki ses durmuyor. Bkz. Doğumdan sonra lohusa depresyonu varmış diyorlar ne ola ki,  yok canım ben depresyona falan girmem her şeyi iyi şeyederim…

Bkz. Anneme bebeği göstermeye ne zaman gidebileceğim acaba, gidersem Emir’in aldığı ilaçlar Metehan’ı etkiler mi ki? Emir bu yaza iyileşse ne güzel olurdu :(

Bkz. Bebek görmeye gelen misafirleri ya iyi ağırlayamazsam, şimdiden ikramlık bir şeyler hazırlayıp buzluğa mı atsam acaba, evi nasıl sürekli temiz tutacağım ben?

Bkz. Bu kiloları nasıl vereceğim ben, iki kilo ödem olsaaa, beş kilo falan bebek ve plasenta olsaaa… Hmm…

Bkz. O değil de inşallah çocuğun sağlık testlerini tam yaparlar, bi’de sarılık falan olursa, ya emzirirken falan uyuyakalır bebeğimi düşürürsem!

Bkz. Emzirmek mi?! Ya sütüm gelmezse! Du’ ben birkaç hurma incir falan yiyeyim bari süt yapıyor diyorlardı…

Anneler erkekleri düşünün bir de şimdi. Babalarımızı… Her ne kadar bebek düşer mi, nasıl geçineceğiz, bebeğe ne alsak, sağlıklı mı acaba diye düşündüklerini bilsem de bir türlü içimden biz kadınlar kadar endişelendiklerine kanaat getiremiyorum. Hem evin sorumluluğu, hem işi bıraksam mı izin mi alsam’ın psikolojik yükü, fiziksel ve hormonal değişimler, bebeğe iyi bir anne olabilme çabası… Endişelerin nicesi bizde.

Bizim anaçlıktan gelen bitmeyen endişelerimiz olmasa daha mı iyiydi acaba? Hayat daha mı kolay daha mı güzel olurdu o zaman be?

Bu sorunun çözümüne bir türlü varamadım ama en azından yalnız olmadığımı hissetmek ve sizin de yalnız olmadığınızı hissettirmek adına paylaştım içimden gelenleri.

Her anneye ve anne adayına az endişeli, bol güneşli günler olsun dilerim…

Kitap Tavsiyeleri- Körlük/ JOSE SARAMAGO




Roman, Nasihatlar Kitabı’ndan alınan “Bakabiliyorsan, gör. Görebiliyorsan, fark et.” sözleriyle başlıyor. Adı olmayan bir ülkenin, bilinmeyen bir şehrinde, bilinmeyen bir zamanında, arabasının içinde trafik ışığının yeşile dönmesi için bekleyen bir adamın ansızın kör olması ile başlayan bir roman bu. Şehirde yavaş yavaş yayılan ve sonrasında önü alınamayan bu bulaşıcı körleşme, karanlık içinde değil beyazlık içinde. Beyaz, süt beyazı bir boşluk.
Yedi kişinin beyaz körlük içinde kalması ile başlayan ve sonrasında yayılan bu körlüğün kontrol altına alınabilmesi adına bu kişiler, eskiden akıl hastanesi olarak kullanılan bir bina içinde karantina altına alınır. Bu kişilerin isimlerini bilmemekle birlikte yazar sadece sıfatlar kullanarak- ilk kör adam, şehla çocuk, doktor, doktorun karısı, albay, koyu renkli gözlüklü genç kız, polis, taksi şoförü …vb. karakterleri tanımamızı ve olay örgüsünü buna göre takip etmemizi sağlıyor. Bu isimsizliğin okurken karmaşa yaratacağını düşünüyorsunuz ama ilerleyen birkaç sayfa sonrasında bu kaygının boşuna olduğunu anlıyorsunuz. Bu beyaz körlük içinde sadece gözü gören bir kadın bulunmakta ve görmeyen gözlere rehberlik etmektedir. Ancak hayatta kalma mücadelesi içinde o kadar kötü yaşam karelerini görür ki zaman zaman kendi gözlerinin de kör olmasını çok ister. Doktorun karısı burada bir ve nevi umudu, cesareti, sabrı, iyiliği, sadakati simgeler.
Karantina denilse de aslında hapishaneye dönen bu yerde idare sadece anonslarla yapılır ve kurallar okunur. Karantina bölgesi askeri bir disiplinle yönetilir. Hastaneden (hapishaneden) dışarı çıkacak kişiler ölümle cezalandırılır. İlk başta her şey kontrol altında görünse de, içeride ve dışarıda işler hiç de yolunda değildir.
Bu arada karantinaya alınan ilk grup, yaşamlarını kolaylaştıracak şekilde düzenlerini kurmaya çabalarken, iktidar tarafından alınan önlemler ve baskıcı politikalar körlüğün yayılmasını engelleyemediğı gibi salgın da her geçen gün artarak devam eder. Akıl hastanesinin tüm koğuşları dolar ve bu kaos içinde körler ülkesinde kısa sürede karmaşa başlar. Bu karmaşa, kamplaşmaların ve sonucunda yeni güç dengelerinin oluşmasına zemin hazırlar. İçeride çeteler kendi hükümdarlıklarını ilan ederek diğer körleri acımasızca sömürmeye başlar. Dışarıda da durum farksızdır. İktidar da körleştiğinden kaos her yerde hat safhada yaşanır.
Nihayetinde sağ kalan körler, karantinadan kendi çabaları ile kurtulur. Bahsettiğimiz 7 kişi zorlu mücadeleler sonrasında eski hayatlarını devam ettirdikleri evlerini ziyaret ederler. Doktorun karısı dışında, insanın perişanlık hallerini, en dipte nasıl olunuru kimse bilmez, kimse görmez. Bir de biz biliriz ve görürüz. Gören gözleriz biz. Kitabın son noktası burası değil ama gerisini okuma lezzetiniz bozulmasın diye size bırakıyorum.
*** Saramago, insanın tek amacının bu beyaz körlük içinde ne pahasına olursa olsun hayatta kalma mücadelesini dikkat çekici şekilde bize aktarıyor. Ne pahasına olursa olsun derken yazar bunun içini; açlık, zorbalık, cinsellik, pislik, ahlak çöküntüsü, ölümler, sosyal statünün yok olması ve tecavüz ile doldurmuş. Kaotik bir dünya tasvir edilir ki bu, insanın derinliklerinde bulunan karanlık yüzünün yansımasıdır. Bu karanlık yüzlerin ortaya çıkması ile insanlar artık tüm değer yargılarını kaybeder.
Saramago’nun dili sade, akıcı, yıkıcı, yakıcı, zaman zaman anlatımı ile mide bulantısına bile neden olan bir dil. Yazar kitabında sadece nokta ve virgül kullanmış, diyaloglar sadece virgül ile ayrılmış ama birkaç sayfa okuduktan sonra bu zorluk kalkıyor ve kitabın sayfaları arasında akıp gidiyorsunuz. Sözcük oyunlarına gerek duymayan sade bir anlatımla bu kadar vurucu bir kitap yazılması gerçek bir yetenek gerektirir.

Zamana yenik düşmeyecek bir roman olan ‘’Körlük’’ uzun zamandır bu kadar lezzet alarak okuduğum kitaplar arasındaki en başarılı olandı. Mutlaka kitaplığınızda bulunması gereken bir kitap.
Kişisel görüş; Hepimiz aslında körüz, gören körleriz. Yanı başımızda yaşananları görmüyor, bilmiyor, ilgilenmiyoruz veya bilsek de umursamıyoruz. Toplumsal duyarsızlık, toplumsal umarsızlık. Körlük kitabı, sosyal yapıların altüst edilmesinin aslında ne kadar basit ve kısa süre içinde olabileceğini, insani değerlerin açlık karşısında nasıl değersizleşebileceğini, modern giysilerimizin altında aslında şartlar oluştuğunda nasıl ilkel ve vahşi bireylere!!! dönüşebileceğimizi, iktidarın elinde bulundurduğu güçle insan hayatlarını nasıl değersizleştirdiğini ve iktidarın gözünde sadece istatistiksel veri olacağımızı doğrudan, sağa sola sapmadan, biz okurları yormadan akıcı bir şekilde bize aktarıyor.
Kitaptan bazı alıntılar ;
’ Tam anlamıyla insan gibi yaşayamıyorsak, en azından tam anlamıyla hayvan gibi yaşamamak için elimizden geleni yapalım, defalarca bunu tekrarladı, ki yatakhanenin geri kalanı özünde basit ve temel olan bu sözleri  sonunda bir düstura, hükme, doktrine, yaşam kuralına  dönüştürdüler .’’   Sayfa 123
 ‘’ Askerler işitmiyormuş gibi yaptılar, çavuşun burayı denetime gelen bir yüzbaşıdan aldığı talimat katı ve kesindi, Birbirlerini öldürmeleri daha iyi, hiç olmazsa azalırlar .’’ Sayfa 144
  ‘’Bazı körlerin sadece gözleri kör değildi, zihinlere de kördü.’’ Sayfa 222
 ‘’Doktorun karısı ‘’Tanrı bile görmüyor, çünkü gökyüzü bulutlarla kaplı, sizi yalnızca ben görüyorum’ dedi.’’  Sayfa 282
 ” Bir körler toplumu yaşamını sürdürebilmek için nasıl örgütlenebilir, Örgütlenmek yeter, örgütlenmek bir bakıma görmeye başlamak demektir.’’ Sayfa 297
***Bu dispotik eser, 2008 yılında Brezilyalı yönetmen Fernando Meirelles tarafından, beyazperdeye uyarlanmış. Filmin başrollerini Mark Ruffalo ve Julianne Moore paylaşmış. Kitabın tadı hala damağımda olduğundan filmi sonra izlemeye karar verdim.
Kitaplarla ve sevgiyle kalın

@ozgezipduru



Yeni Doğan Bebek Nasıl Emzirilir- Eğitimimden Notlar





Gebeliğimde otuz yedinci haftamı yarın dolduruyorum. Artık resmen geri sayımdayım. Uzun süredir beklemenin verdiği sabırsızlık ve yorgunluk var sanırım biraz da üzerimde. Koca sekiz ay çalışırken, bebeğin hazırlıklarını alışverişini yaparken bir şekilde geçti de şu son ayımı bir türlü geçiremedim. Hazırlıklar bitti ee şimdi n’olucak diye bekledim kaldım ondan herhalde.

Sürekli bir şeyler okuyup araştırıyorum. Okuduğum bilgi sahibi olduğum çok şey olduğunu düşünsem de öncesinde bebek bakımı hakkında bir bilenden bilgi almamın gerekli olduğunun farkındayım tabi ki, bilmediğim çok şey var hala.

Bugün sağlık ocağına hem emzirme eğitimi hem de yeni doğan bakımı hakkında bilgi almak için gittim. Hemşirem Meral Hanım öncelikle emzirme eğitiminden başladı. Sonra günlük yaşamda hem kendim için hem de bebek için dikkat etmem gerekenleri anlattı. Sizler için emzirirken nelere dikkat etmeliyiz konusunu ayrıntılı bir şekilde yazdım.


Bebeğimizi Emzirirken Nelere Dikkat Etmeliyiz?

Meral Hanım eğitime öncelikle her zaman söylenen ama belki de en önemli kısım olan ilk altı ay sadece anne sütü vermemiz gerektiğini söyleyerek başladı. Bebeğimize altı aydan sonra ek gıda verebiliyoruz. Yani bebeğimize yaz mevsimi de olsa azıcık su dahi vermemize gerek yokmuş. Anne sütü bol miktarda su içeriyormuş. Anne sütü alan bebeklerin IQ seviyelerinin diğerlerinden daha yüksek olduğundan ve daha az hasta olduklarından da bahsetti.

Doğumdan hemen sonra da sütümüz gelse de gelmese de bebeği ilk yarım saatte hemen emzirmemiz gerekiyormuş.

Her ne kadar bazı annelerin sütü erken, bazılarının geç gelse de biraz sabırlı olup sütümüz gelmese bile bebeği emzirmemiz gerektiğinden bahsetti Meral Hanım. Süt gelmezken neden emziriyoruz ki diye düşünmeyin çünkü bebek anne memesini sağdıkça ve sizinle tensel temas kurdukça beyine ‘artık süt üretmelisin bebek dışarıda ve süte ihtiyacı var’ sinyali gidiyormuş ve süt hormonları devreye daha çabuk giriyormuş.

Emzirmeye çalıştığınız halde uzun süre sütünüz gelmezse bebeğin sarılık olmaması için mama vermeniz gerekebiliyormuş, tabi ki çocuk doktorunuz tavsiye ederse. Vermek istediğiniz mamayı da biberonla vermeyin ki bebek anne memesinin yapısından uzaklaşmasın, sadece ona alışsın dedi Meral Hanım. Bunun için hastane çantanıza bir küçük çay kaşığı veya şırınga koyabilirsiniz.

Bebeğinizi emzirmeden önce ıslak pamuk veya gazlı bezle göğüs ucumuzu ve bebeğin dokunacağı yerleri temizlememiz gerekiyormuş. Yine aynı şekilde sütümüzü bebeğe yardımcı olacak şekilde elimizle sağacağımız için ellerimizin de steril olması gerekiyormuş.

Bebeğinizin emme süresini her iki göğüste de eşit şekilde ayarlamaya çalışmalıymışız. Yani sol göğsümüzü yirmi dakika emip doyduysa bir dahaki acıktığında sağ göğsümüzden aynı sürede emzirmeye çalışmalıymışız.

Emzirme süresinde süt çıkışını desteklemek için göğsümüze doğru şekilde hafif bir baskı uygulamamız gerekiyormuş. Ve kesinlikle iki parmakla makas şeklinde yapılan sağma şekli doğru değilmiş. Göğsümüzü elimizle kavradığımızda dört parmağımız altta ve başparmağımız yukarıda olacak şekilde, yani elimize C şekli vererek emmeyi desteklememiz gerekiyormuş. Makas şeklinde yapılan sağma şekli ile süt kanallarını bilmeden tıkayabiliyormuşuz.

Bebeğimiz emerken burnunu tıkamayacak bir şekilde durduğumuzdan emin olmamız gerektiği de Meral Hanım’ın bahsettiği önemli şeylerden biriydi. Burnu kısmen ya da tamamen tıkalı olan bebek emmek istemez ve kendini geriye iter dedi. Bebeğimizin burnunu tıkamadığımızdan emin olmak için hem gözlemlemek hem de bir parmağımızla hafif şekilde göğsümüzün şeklini kuzumuz rahat nefes alacak şekilde düzeltmemiz yeterli olurmuş.


Birçok anne emzirmenin çatlaklar ve yaralar yüzünden bir işkenceye dönüşebildiğinden bahseder. Bebeği de emzirmesek olmaz, dişimizi sıka sıka emzirdik derler. Emzirirken göğüs ucunda yaraların oluşmaması için Meral Hanım’ın verdiği tavsiye şuydu; bebeğiniz emmek için ağzını açtığında göğsünüzün sadece ucunu değil, tüm kahverengi kısmı ağzına götürmeye çalışın. Bu şekilde hem bebek daha çok süt sağabilecek hem de göğüs, ucundan çekilmediği için göğüs yaraları oluşmayacak dedi.

Bir de emzirirken çok dikkat etmemiz gereken şeylerden birisi mümkün olduğunca oturarak emzirmekmiş. Çünkü gece sık sık uyanıp bebeğimizi emzireceğiniz için özellikle ilk aylarda yorgunluktan birkaç dakika dahi olsa uyuyakalma tehlikesi olabiliyor, bu sırada anne bebeğinin nefes alamadığının farkına varmıyor dedi Meral Hanım. Özellikle uykusuz ve yorgunken yan yatarak ve benzeri pozisyonlarda bebeği emzirmemeye çalışın.

Bebeğinizi her ağladığında emzirmeye çalışın. Bazı bebekler karnı doysa bile duygusal ihtiyaçlarını karşılamak için de ağlarmış. Annesinin kokusuna sıcaklığına alışkın olduğu için ayrılmak istemezmiş. Bebeğimi şımartırım diye korkmayın sık sık kucaklayın, sevin, emzirin ki bebeğiniz kendini güvende hissetsin. Anne bebek bağının emzirme sırasında kuvvetlendiğini de unutmayın, bol bol gülümseyin konuşun bebeğinizle.

Bir de geceleri alarmınızı kurun ve bebeği 2- 3 saatte bir emzirin. 4 saatten fazla aç kalmasına izin vermeyin dedi hemşirem. Uzun süre aç kalan çocuğun sarılık olma ve kan şekerinin düşme riski oluyormuş. Bir de sindirim sisteminin oturması için sık sık emzirmek gerekliymiş.

Emzirme işleminden sonra da anne sütüyle veya yine su ve pamuk yardımıyla göğüs ucu temizlenip krem sürülebilirmiş. Bir dahaki emzirme anından önce göğsünüzden kremi temizlemeyi unutmayın.

Ayrıca bebeği emzirmenin rahmin kasılıp küçülmesine sebep olduğu böylece karın bölgemizin doğumdan sonra daha çabuk toparlandığını da hatırlattı Meral Hanım.

Bir de manuel ya da elektrikli bir göğüs pompası almamı tavsiye etti. Ben bebeğime kendim bakmak için işten ayrıldığımı evde rahatça emzirebileceğimi söylesem de bankada, kuaförde vs. işim olduğunda sütümü sağıp bebeğime bakacak kişiye bırakmamın hem göğüslerimin gerilmemesi açısından hem de gerilen göğüs şekli yüzünden bebeğin emememe probleminin olmaması açısından pompaya ihtiyacım olacağını söyledi.

Ben eczanemden Wee Baby’nin manuel göğüs pompasını aldım. Eğer memnun kalmazsam elektriklilerden de alır denerim diye düşündüm. Sütüm geldikten sonra Wee Baby göğüs pompası hakkında da sizler için tavsiye veya eleştiri niteliğinde bir yazı yazarım diye düşünüyorum.


Ayrıca sütümü sağıp saklarken nelere dikkat etmeliyim diye aklınıza takılıyorsa buraya tıklayarak bu konu hakkındaki yazımı da okuyabilirsiniz.

Anne sütünü artıran yiyecek ve içeceklerden bahsettiğim yazım ise burada.

Bir de emzirirken kolunuzun altına bir yastık alırsanız hem sizin kolunuz yorulmamış olur hem de bebeğinizin duruşu emerken düzgün olur. Ben u şeklinde olan emzirme yastıklarından aldım, size de tavsiye ederim.

Sadece emzirme konusunda bayağı konuştum o yüzden yeni doğan bebeğimizin bakımında nelere dikkat etmeliyiz, neler yapmalı, neler yapmamalıyız konusuna da başka bir başlıkta yer vermek isterim.

Bebeğinize ve size çok sevgiler... :)



Çetin Maket Köy Gezisi- İzmir


İzmir-Efes gezimizin ardından Selçuk ilçesindeki emekli öğretmen Ayhan Çetin ve eşi Nazmiye Çetin tarafından kurulan Maket Köyü ziyaret etmeye karar verip yola koyulduk. Köye girdiğimizde tahminimizden çok daha fazla emek verildiğine tanıklık ettiğimiz şirin mi şirin bir köy ortamı ile karşılaştık.



Maketlerden oluşan bu köyün Ayhan Çetin’in doğduğu köyün maketi olduğunu, köyünün 1950’li yıllarını yansıttığını, emekli olduktan sonra eşi ile birlikte maket yapma işine başladıklarını ve yaklaşık 25 yıldır bu işe gönül verdiklerini kendisinden dinledik. Ayrıca bu maketlerin Anadolu köylerinin günlük yaşantısını, örf ve adetlerini (düğün, nişan, sünnet, asker uğurlama ve çocuk oyunlarını) anlatan el emeği göz nuru maketler olduğunu söyledi.
Maket Köy’de neler mi var ? Köyün fırıncısı, terzisi, bakkal amcası maketleştirilmiş ve küçük odacıklar içinde müşterilerine hizmet veriyor. Maket karakterlerin en büyük özelliği ise hareketli olması. 






Mesela terzi amcanın odasının önüne geldiğinizde otomatik olarak terzi çalışmaya başlıyor. Gerçek boyutlarda yapılan bu maketler, hareketli-sesli bir sistemle çalıştırılıyor. Yan odacıklarda yün eğirip kilim dokuyan köy kadınları, dikiş diken terziler, nalbantlar, demir döven ustalar ve daha neler neler var.



Ayrıca “Ye kürküm ye”, “Parayı veren düdüğü çalar” gibi Nasrettin Hoca fıkralarının içeriğini yansıtan ve taş devrini anlatan mini mini maketler de bulunuyor.



Saygıyı hak eden bu emeğin karşılığını ilgi göstererek vermek adına yolunuz Efes’e düşerse mutlaka ama mutlaka buraya uğrayın deriz. Çocuklarınız eğlenir, siz de kısa süreliğine de olsa çocukluğunuza dönersiniz .
Gözünüz gördükçe ve ayaklarınız sizi taşıdıkça gezmeniz dileğiyle.
www.gezipduru.com






Çetin Maket Köy
Adres: Pamucak Kavşağı, Arvalya Mevkii No:4, 35920 Selçuk/İzmir

Cuma
09:00–18:00
Cumartesi
(19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı)
09:00–18:00
Saatler değişebilir
Pazar
09:00–18:00
Pazartesi
Kapalı
Salı
09:00–18:00
Çarşamba
09:00–18:00
Perşembe
09:00–18:00


Beş Dakikada Anne Kurabiyesi Tarifi



Hem misafirlerinize ikram edebileceğiniz hem akşam çayının yanında harika giden beş dakika kurabiyesini yapmışken sizinle de paylaşmak istedim. Annemizin yaptığı o güzel sade kurabiyenin tadı var bu tarifte. 
Malzemeleri azıcık ama tadı damakta kalıyor. Gerçekten beş dakikada da hamur hazır oluyor. 

Önce malzemelerinizi kontrol edin, 

- Kabartma tozu
- Un 
- 1 paket vanilin
- 1 paket margarin
- 1 su bardağı pudra şekeri 
- 1 yumurta

Dilerseniz üzerini süslemek ve kurabiyeyi tatlandırmak için kırılmış ceviz, fındık, ince doğranmış kuru üzüm gibi malzemeler de kullanabilirsiniz. Ben üzerini toz şekere batırıp pişirdim. 

Hadi yapmaya başlayalım;

Margarini eritip pudra şekeri ile karıştırıyoruz. Ben bunu yaparken hem elim yanmasın hem de elime yapışmasın diye el çırpıcısı kullanıyorum. 

Pudra şekeri eriyince üzerine yumurtanın sadece sarısını ekliyoruz, beyazını bir kaseye ayırın. Çünkü kurabiyenin üzerine de beyazı lazım olacak.

Daha sonra kabartma tozu ve vanilini de ekleyip yine birkaç kez çırpıyoruz.

Karışımın üzerine unu azar azar ekleyerek hamur elimize yapışmayacak kıvama gelene kadar çırpıcıyla karıştırıyoruz. Hamur koyu kıvam alınca artık elimizle yoğurmaya geçebiliriz. 

Hamur homojen kıvama gelene kadar birkaç dakika elimizle yoğuruyoruz. Kıvamının hem elimize yapışmayacak hem de kupkuru olup dağılmayacak şekilde olması lazım. 

Bu sırada tepsimizi yağlamayı unutmuyoruz. :) Yağlı pişirme kağıdı da kullanabilirsiniz.

Daha sonra hamurdan ceviz büyüklüğünde parçalar alıp yuvarlıyoruz. Kurabiyelerin üzerini ayırdığımız yumurta beyazına hızlıca batırıp daha sonra da şeker- ceviz- fındık artık hangisini seviyorsanız ona batırıyoruz. Tepsimizde sıralıyoruz.




Bitirmeye yakın fırınınızı açıp ısıtırsanız daha güzel pişer. 170 derecede yarım saat- kırk dakika kadar sürede pişiyor. Üzeri kızarmaya başlayınca kurabiyelerinizi fırından alabilirsiniz. 



Çocuklarınız için yanına anne limonatası yapabilir, kendiniz de çay kahveyle kurabiyenizin tadını çıkarabilirsiniz. :) 


Sevgiler...

Lösemi İle Biz Nasıl Tanıştık – Uluslararası Lösemili Çocuklar Haftası 2018 , #LÖSEV #LÖSANTE #ÜSTÜNEZER

Emir ve ben, hastane ziyaret odasında ilk kez buluştuğumuzda. 






İrem kuş ve Emir kan verme odasında
Emir kuzusu hastanede teyzemin elleriyle yaptığı Murat bebekle :) 














Bu haftanın başından beri yazmak istediğim ama evin koridorlarında ne yazmalıyım diye yutkuna yutkuna dolaştığım konu başlığı ‘Uluslararası Lösemili Çocuklar Haftası’. Kafamdan bir abla olarak bir sürü şey geçiyor, aklımı toparlayamıyorum, bu haftanın son gününde yazıyı ancak yazmamın sebebi bu. Ama bir taraftan da hem hayatında lösemi olan ailelere ‘bakın biz de buradayız yalnız değilsiniz’ i aktarayım, hem bu LÖSEV nedir, neler yapar, neden bu hafta kutlanır, bi’ kendi dilimin döndüğünce lösemi ve LÖSEV’i tanımayanlara bildiklerimi aktarayım istiyorum.

Kardeşime lösemi teşhisi konulduğu ilk zamanları çok uzunca ve olayların çok üzücü yanlarını  anlatmadan, yani açıkçası hem kendimi hem de sizi çok üzmeden lösemi ile nasıl tanıştığımızı şöyle anlatayım… Bir erkek bir kız iki kardeşe sahibim, çok şükür. Ben Denizli’de yaşıyorum, annemler Mersin’de. Aralık ayı, bu sene. (Şuan tedavi için LÖSANTE Hastanesi’ndeler, Ankara’da.)
Erkek kardeşim Emir Kaan’ı okul yemeklerinden zehirlendi veya bir yerden bir enfeksiyon kaptı falan zannederek birkaç defa hastaneye götürüyor annemler. Ama kan tahlili yapılıyorsa da ya hastalık kendini tahlillerde belli etmiyor, ya tahliller tam okunamıyor, Emir’e serum takılıp eve geri yollanıyor. Bu durum tekrarlıyor…

Emir de o zaman bir iyi bir kötü oluyor. Yani iyi derken; bisiklet sürüyor, babamla spor salonuna gidiyor, okulla ilgili bir problemi yok, sadece vücudunda hafif morluklar var, onları da sıraya çarpmıştım ama hala geçmedi falan diye önemsemiyor vesaire. Kötü derken de şöyle; vücut ağrıları oluyor, sürekli istifra ediyor, rengi soluk, hiç hali yok, kanaması olduğu zaman uzun süre durmuyor, ateşleniyor, vücudunda büyüme ağrıları zannettiği kemik ağrıları oluyor…


<3 Babam,Emir, Annem <3

Annemler Emir’in durumu düzelmeyince tekrar hastaneye götürüp kan tahlili yaptırıyorlar. Ve kısaca kan değerlerinin olması gerektiğinden çok aşağı değerlerde olduğunu, durumunun hiç iyi olmadığını söylüyor doktor. (Bu kısmı annemle babama sorsanız doktor kısmında pek güzel şeyler söylemiyorlar, çünkü bu gibi kötü bir haberi sağlık personellerinin aileye uygun bir söyleme tarzı olması gerektiğini  ‘çok kibar’ bir şekilde dile getiriyorlar, haklı olarak, neyse...) Ailem o sırada tabi ki durumu idrak ve kabul etmekte çok zorlanıyor diyeyim ayrıntıya girip sizi pek üzmeden…

Emir’in tedavisine acilen başlanması gerekiyor, Mersin’deki hastanede hemen ALL tipi lösemi tedavisi protokolüne başlanıyor. (ALL - Akut Lenfoblastik Lösemi) Ama kız kardeşim İrem, Mersin’de mi Ankara’da mı tedavi olunsa daha iyi diye düşünerek LÖSEV’i araştırmaya okumaya başlıyor. Bu sırada ben de hamileyim, bebeği düşürürüm falan diye bana kimse bir şey söylemiyor. Ben Denizli’de anaokulunda çalışmaya ve karnımdaki bebeği büyütmeye devam ediyorum her şeyden habersiz. :(  

Kız kardeşim İrem Gülhane Hemşirelik Yüksekokulu’nda hemşirelik okuyor, hem hocalarına hem de arkadaşlarına ne yapabiliriz ne yaparsak doğru olur diye danışıyor. İrem’in çocuk hemşiresi olan Derya Suluhan hocası kendi kardeşimde böyle bir durum olsa ben hiç düşünmeden Lösante’ye giderim diyor, akıl veriyor İrem’e, sağ olsun. Okuldan arkadaşları aynı şekilde LÖSEV’in ve LÖSANTE’nin ne kadar iyi olduğundan bahsediyorlar. Bu sırada büyük teyzem Özlen, Ankara’dan çıkıp hemen Mersin’e annemlere destek olmaya gidiyor. İrem ve Özlen teyzem tedavinin Ankara’da daha iyi olacağını düşündükleri için annemleri ikna etmeye çalışıyorlar.


Teyzem ve annem



 


İrem sosyal medya kullanan biri değil, internetten lösemi tedavisi görenleri, LÖSANTE’yi araştırıyor sonunda arkadaşlarının Instagram hesaplarından Emir Bilgin’in ailesine ulaşıyor. Emir Bilgin de lösemi tedavisi gören, artık tedavide idameleri yakalayabilmiş, kardeşim Emir yaşlarında lösemi savaşçısı bir kardeşimiz.

Onun da ablası var, İrem yaşlarında, ailesi aynı yollardan geçiyor annemler gibi, şok oluş, idrak ediş, tedaviye karar verme süreci… Neyse İrem Emir’in ablasına ulaşıyor Instagram üzerinden ve LÖSANTE Hastanesi hakkında bilgi alıyor. Bu lösemi nedir nasıl tedavi oluyorlar süreç nasıl işliyor vesaire hepsini konuşuyorlar iki abla.  


Emir Bilgin ve ablası :)

Bu sırada İrem ve teyzem Özlen’in de kafaları çok karışıyor çünkü Mersin’deki hastanede LÖSANTE Hastanesi için oranın sadece otelcilik hizmeti olduğunu, doğru düzgün lösemi tedavisi yapılmadığını söyleyen doktor bozuntuları oluyor. (Onlara gelip bir hastaneyi ve çalışanlarını görmelerini tavsiye ediyorum, azıcık insanlık öğrenirler belki.)

Ama Emir Bilgin’in ablası ve annesinin yönlendirmeleri ve cesaretlendirmesi ile annemler Ankara Lösante Hastanesi’nde tedaviye devam etmeye karar veriyor. İyi ki de öyle oluyor. Binlerce kez teşekkürler onlara, Allah hastanelerin hastalıkların adını andırmasın bir daha onlara…



Emir Bilgin'le hastanede tesadüfen karşılaşmışlar :)

(Kısaca anlatayım dedim ama bayağı bi' konuştum.) Emir’in ailesi, İrem’in hocası arkadaşları ailemi yüreklendirmeseydi hangi hastanede nasıl bir tedavi görüyor nasıl bir durumda olurduk bilmiyorum.


LÖSANTE HASTANESİ’NDE ÇOCUKLAR VE ANNELER NASIL ŞARTLARDA KALIYOR?

Kardeşime evimizde baksak bu şekilde güzel bakamazdık, eminim. LÖSANTE Hastanesi’nde anneler ve çocuklar herkesin ayrı odası olacak şekilde son derece steril şartlarda kalıyorlar. Temizlik görevlileri her gün, günde birkaç defa odalarını temizliyorlar. Anne ve çocukların kendi banyo- tuvaletleri odada mevcut.

Yemekler hastalığı iyileştirecek yönde diyetisyenlerin yönlendirmesiyle her çeşit besin grubundan olacak şekilde hazırlanıyor. Ayrıca Ramazan ayında da annelere oruç tutup tutmadıkları sorularak iftar ve sahur yapmaları sağlanıyor.

Yemekler dışında ara öğünler oluyor ki bu ara öğünler yine hastalıkla savaşan hücreleri destekleyici besin gruplarından özenle seçiliyor. Lösemi ile savaşan çocuklara verilmesi ve verilmemesi gereken yiyecek- içeceklere son derece özen gösteriliyor. Bir de çocuklara canlarının bir şeyler isteyip istemediği soruluyor.

Gece gündüz istedikleri zaman alabilecekleri sıcak çorba yemekhanede her zaman bulunuyor.
Hastanenin çamaşırhanesinde annelere özel eşofmanlar yıkanıp ütülenip veriliyor, çocukların kıyafetlerini anneler yıkayabiliyorlar. Anneler yatak çarşaflarını diledikleri zaman değiştirebiliyorlar.

Hastanenin, ziyaret saatleri var ve bu ziyaret saatlerinde sadece birinci derece kişiler çocukların mikrop kapmaması için hastayı ziyaret edebiliyor.

Ziyaret sırasında da maske takılıyor, kıyafetimizin üzerine bir kat önlük giyiliyor, dolayısıyla ziyaret saatinde bile sterilliğe çok dikkat ediliyor.

Anneler ve çocuklara ayrı ayrı ve birlikte hem eğitimler hem etkinlikler düzenleniyor, hem hastalığın ne olduğuyla, nasıl baş edilebilirliği ile ilgili psikologlar yardımıyla bilgilendiriliyorlar hem de moral depolamaları sağlanıyor.

Annemin yaptığı iyileşen kız magneti 
Doğum günleri, özel günler güzel müzikli eğlenceli etkinliklerle kutlanıyor, oyun odalarında çocukların sosyalleşmesi sağlanıyor, annelerin el emeği göz nuru bebekleri- magnetleri vb. yapması için atölye çalışmaları teşvik edilerek kafalarının dağılmasına vesile olunuyor. Evlerinden ailelerinden uzak oldukları bir nebze de olsa unutturulmaya çalışılıyor.

Bir de okul eğitimi yarıda kalan lösemi hastası çocuklar iyileştikten sonra ücretsiz eğitim alabildikleri Lösev Koleji’nde eğitimlerine devam edebiliyorlar. Tıklayınız;

PEKİ LÖSANTE HASTANESİ’NDE TEDAVİ OLMAK ÜCRETLİ Mİ?

HAYIR. Biz hastaneye gidip tedaviye başladığımızdan beri hem psikoloğundan, hem eğitim- etkinliklerden hem verilen temizlik- çamaşır vs. hizmetlerden hiçbir ücret ödemeden yararlandık. Yararlanmaya da devam ediyoruz, orada yatan her hasta çocuk ve ailesi gibi.

Peki bu hastane nasıl ayakta kalıyor?
Bağışlarla.

Hastane doktor- hemşire- aşçı- hizmetlilerinin sizden maddi manevi istediği hiçbir şey yok. Onlar sadece sizin evladınızın iyileşmesi için canla başla çalışıyorlar. Güler yüzlerini, ‘bugün nasılsın?’larını eksik etmiyorlar. Tek diledikleri bağışların çoğalarak devam etmesi ki daha çok çocuğu çok daha iyi şartlarda tedavi edebilsinler, lösemiden kurtarabilsinler. Daha çok hastane açsınlar, açtıkları hastanelerde daha çok yatak olsun.




LÖSEV’E NASIL VE NE KADAR BAĞIŞ YAPABİLİRİM?

Bu sorunuzun cevabı için lütfen aşağıdaki bağlantılara tıklayın.


Uluslararası Lösemili Çocuklar Haftası’nda Neler Yapılır? LÖSEV Bu Haftayı Neden Kutlar?

Yapılan etkinliklerle dünyada lösemi ve çocukluk çağı kanser vakalarına ve tedavi sürecine farkındalık yaratılmak amaçlanır. Ailelerin tedavi süresince karşılaştıkları maddi- manevi zorluklar ve süreç hakkında bilgi verilmek istenir. Dolayısıyla ailelere ve hasta çocuklara verilen moralin ve yapılan maddi yardımların ne kadar değerli olduğunun üzerinde durulur. Hastalıkla savaş süreci hakkında hem ailelere hem doktorlara yönelik çözümler ortaya konmaya çalışılır. Aileler ve doktorlar arasındaki bağ kuvvetlendirilir. Hasta çocuğu olan aileler birbirlerine destek olur, birlik olur.
Çocuklar ve aileler eğlendirilir, bilinçlendirilir. Hastalıkla karşılaşmayan kişiler- aileler bilinçlendirilir kısaca.

Bu başlık altında yazmak istediğim çok şey var fakat çok uzun sürecek.  Bizim lösemiyle nasıl tanıştığımızı, nasıl tedavi olduğumuzu ve LÖSEV- LÖSANTE’nin bize verdiği maddi manevi desteği birebir örnek olarak sizlere anlatmak istedim ki buralara başvurmakta çekince göstermeyin.
Tedavi süresince yalnız olmadığınızın farkında olun, güçlü olun. 

Çocuğunuzun/kardeşinizin/akrabanızın/arkadaşınızın iyileşeceğinden emin olun, kendinizi koyvermeyin. Aklınıza takılan sorular olursa lütfen e-posta veya yorumlar üzerinden bana ulaşın, elimden geldiğince size yardımcı olmaya çalışırım.

Son olarak buradan LÖSANTE Hastanesi çalışanlarına verdikleri emekler için her çocuk adına çok teşekkür etmek istiyorum. Tabi ki gönlü zengin Üstün Ezer hocamıza en baştan böyle bir hastaneyi kurmak gibi bir girişimde bulunduğu için çok minnettarız.

Üstün Ezer kimdir diyorsanız tıklayınız; 


LÖSEV Hastanelerinde ve hatta tüm dünyada grip bile olsa hasta çocuk kalmasın diliyorum… 

Sevgiler...







.

Küba



Farklı kültürlere olan ilgim ve renklerin dünyasına olan tutkum nedeniyle elbette Küba’yı görmem gerekiyordu. Aylar öncesinden rezervasyonumuz tamamlandığında günler Küba’yı, oradaki yaşamı, gezi programındaki yerleri araştırmakla geçti daha doğrusu geçmek bilmedi.

Nihayet uçuş günümüz geldiğinde çok erken saatlerde Atatürk Havalimanı Dış Hatlar da gezi grubumuz ile buluştuk. Air France Havayolları ile Paris aktarmalı Havana uçuşuna geçtik. Paris havalimanında yaklaşık 5 saat kadar bekledikten sonra 15 saat kadar havada  kaldık. Grubumuzda enerji o kadar yüksekti ve herkes o kadar heyecanlıydı ki kimse uykuya geçiş yapamadı. Bu uzun yolculuk çok eğlenceli geçti; sohbetler, kahkahalar, açık büfe haline getirdiğimiz uçağın mutfağı… Her şey çok güzeldi.

12 gün süren Küba gezimizde doğudan başlayarak batıya doğru ilerleyip en son Havana da gezimizi tamamladık. SANTİAGO DE CUBA,  TRİNİDAD, CAMAGÜEY, VALLE DE LOS INGENIOS/ ŞEKER VADİSİ, SANTA CLARA, CIENFUEGOS, VARADERO, CAYO BLANCO ADASI, HAVANA, PINAR DEL Rİ, VİNALES VADİSİ OLD HAVANA-ERNEST HEMİNGWAY-FLORİDİTA gezdiğimiz ana noktalardı.

Ağzım kulaklarımda bu renkli ülkeyi dolaşmaya başladık. Gezimiz boyunca her daim göreceğimiz üzere kadınlar ve özellikle yaşlılar elinde büyük şemsiyeler taşıyor. İlk başta bu sıcak havada neden şemsiye taşıdıklarına anlam veremesek de güneşin kavurucu sıcaklığını hissettikçe ve 1-2 gün sonra da aniden tropikal yağmurlara yakalanınca çok net anladık.




Küba da en çok etkilendiğim yerlerden birisi de Cementerio Santa Ifıgeni. Bu yer için mezarlık demek pek içime sinmiyor çünkü  sanat eserlerinin bulunduğu açık hava müzesi gibi. Salgın hastalıklardan ölenlerin, özgürlük mücadelelerinde hayatlarını kaybedenlerin, Buena Vista Social Club’ın üyelerinden Compay Segundo’nun ve Küba’nın ulusal kahramanı ve şairi Jose Marti’nin de mezarı burada.


Ernesto Che Guevara Anıtı’na gidiyoruz. Che’nin anıtının hemen önündeki devasa meydan Plaza de la Revolucion Ernesto Guevara. Çok büyük bir meydan, devrime tanıklık etmiş yüzlerce noktadan biri. Küba’daki tüm meydanlar gibi temiz ve düzenli ki bu insana kendini iyi hissettiriyor .

Burada askeri üniforması içinde CHE nin bir heykeli bulunuyor. Heykel, yaklaşık 12 metre yüksekliğinde ve bronz. Heykelin altında ise, 1967 yılında, Bolivya’da çatışmada öldürülen Che ve arkadaşlarının mezarları var.

CHE Guevera, 17 Ekim 1997 tarihinde, askeri bir törenle buraya defnedilmiş. Mezarın bulunduğu yerde, fotoğraf çekmek kesinlikle yasak. Sıra CHE’nin AnıtMezarı’nı ziyaret etmeye geldi. Mezarı, küçük bir oda içinde en yakın arkadaşları ile birlikte duvar mezar şeklinde… Odaya girerken belli sayıda insan alınıyor, kısa süre kalıp çıkarılıyorsunuz. Odanın bir köşesinde devrimin sürekliliğini simgeleyen ve hiç sönmeye devrim ateşi yanıyor.

Fotoğraf çekilmesi yasak olduğu için sadece gözlerimize hapsettiğimiz görüntüler ile oradan ayrılıyoruz. Mezar alanının yanındaki bölümde Che Guevera’ya ait eşyaların ve fotoğrafların olduğu Che Müzesi yer alıyor. Binanın dışında oldukça büyük bir mozalenin üzerinde de Che’nin heykeli bulunuyor.




CAYO BLANCO ADASI turuna katılıyoruz. İyi ki de gitmişiz, bir deniz ve kum bu kadar mı güzel olur.  Diğer adı Beyaz Ada olan bu adadaki mercan ve süngerler görselliği daha da muhteşem hala getiriyor.




Havana’daki Devrim Müzesi’ni ziyaret etmeden olmaz. Bu bina devrim öncesi başkanlık sarayı iken devrim sonrası müze haline getirilerek halka açılmış. Kesinlikle vakit ayrılması gereken tarih kokan bir bina. Gezerken biraz hüzün, çokça haklı gurur, başarı ve tabi devrim ruhunu hissediyorsunuz.


Küba da duygu seli yaşadığımız anlara geldik. 2008 yılında Metin Yurdanur’un eseri olarak Havana’ya dikilen ATA’mızın büstünü görmek çok ama çok onur verici idi. Grubumuzla birlikte hep bir ağızdan İstiklal Marşımızı okuduk. ATA’mızın değerinin binlerce km uzakta da bilinmesinden dolayı çok mutlu olduk. Ayrıca büstün meydana konulmasına izin verdiği için sevdiğim Küba’yı biraz daha sevdim.


KÜBA… Renklerin, müziğin, kültür çeşitliliğinin ve en önemlisi de devrimin ülkesi. Belki bir 10 yıl sonra tekrar gidip görmek ve yaşanan gelişmelere tanıklık etmek gerekir. Bakalım, gün neler getirir bilinmez.


Herkese bol güneşli, çok gezmeli, şen kahkalarınızın eksik olmadığı geziler dilerim .


Küba gezimizin detaylarına  http://www.gezipduru.com/2013/11/18/kuba-2013/ adresinden ulaşabilirsiniz .






Kaldığımız otellerin listesi aşağıdadır.

1.GÜN / Panorama Hotel 4*
2. GÜN / Playa Costa Verde 4*
3. GÜN / Casa Grande 4*
4. GÜN / Brisas Santa Lucia 4*
5. GÜN / Trinidad Del Mare 4*
6. GÜN / Melia Sol Palmeras 5*
7. GÜN / Melia Sol Palmeras 5*
8. GÜN / İberostar Park Central 5*
9. GÜN / İberostar Park Central 5*
Öğlen yemeklerini yediğimiz yerler.
1.GÜN / 7 Haziran Uçakta
2. GÜN / 8 Haziran Bayamo’da yerel restaurantta
3. GÜN / 9 Haziran Santiago De Cuba – Matamoros Restaurant
4. GÜN / 10 Haziran Camagüey – La Campana De Toledo
5. GÜN / 11 Haziran Trinidad – Plaza Mayor
6. GÜN / 12 Haziran Santa Clara – Los Canayes Restaurant
7. GÜN / 13 Haziran Varadero otelde veya ekstra tekne turunda
8. GÜN / 14 Haziran Havana – Santo Angel Restaurant
9. GÜN / 15 Haziran Pınar Del Rio – Dos Hermanas Restaurant
10. GÜN / 16 Haziran Old Havana’da Floridita Restaurant

NOTLAR

Kapıda vize ile ülkeye giriş-çıkış yapılabiliyor. Pasaportunuza giriş-çıkış işlemleri yapılmıyor.
Para birimi CUC  1cuc=1Euro  CUC, sadece turistler tarafından kullanılıyor. Küba da havalimanında döviz büroları var. Ülkeye gittiğinizde orada değiştirebilir, artan paranız kalırsa dönüşte tekrar Euro ya dönüştürebilirsiniz. Küba halkının kullandığı para birimi ise Peso’dur. Bunu sadece kendileri kullanıyor.
Ülkede şampuan var ancak çok pahalı. Dolayısı ile bazı yerlerde özellikle otel giriş ve çıkışlarında sizden şampuan isteyen kadınlarla karşılaşabilirsiniz.
Adanın doğu bölgelerinde pencerelerde cam yok çünkü ülkede cam imalatı yok. Dolayısı ile evlerin pencereleri tahtadan. Özellikle ülkenin doğusunda her evde 37 ekran TV ve ülkenin her yerinde göreceğiniz üzere sallanan sandalye mutlaka var.
Açık tenli iseniz yanınızda mutlaka bir iki kutu 50 faktör güneş yağı bulundurun. Ekvatora yakın olduğundan güneş ışıkları daha dik açı ile geliyor ve gerçek anlamda yakıcı bir sıcaklık oluyor.
Kral palmiyesinin ülkenin sembol ağacı olduğunu öğreniyoruz
En önemlisini en sona sakladım. Tur ile gidecek olursanız rehberinizin mutlaka deneyimli ve bilgili olmasına dikkat edin. Bilgi ile görseller birleşince akılda daha kalıcı oluyor .


Tavada Pratik Sıkma Tarifi





Senelerdir aklımın ucundan geçmeyen sıkmayı geçen sabah aşererek uyandım. Hamileliğim boyunca canımın çektiği şeyler hep meyveler olmuştu ama bu sefer canım daha önce anne evindeyken birlikte yaptığımız sıkmayı çekti. E annem de yok şimdi yanımda nazım geçse de yapsa... :) İş başa düştü tabi, sıkmayı yapmaya başladım.
Yapmışken sizinle de paylaşayım dedim, çünkü her zaman yaptığımız tariflerden değil. :)
Ben peynirli tarifi yazıyorum dilerseniz patatesli de yapabilirsiniz.

Malzemelerimizi kontrol edelim önce;

Hamuru İçin;

1 su bardağı ılık su
1 su bardağı ılık süt
1/2 çay bardağı sıvı yağ
1 paket yaş maya
1 tatlı kaşığı şeker
1 buçuk tatlı kaşığı tuz
Aldığı kadar un

İç Malzemesi İçin;

1 orta boy kuru soğan
1 küp beyaz peynir (dilerseniz çökelek veya lor peyniri kullanabilirsiniz)
Pul biber (baharatları yarımşar tatlı kaşığı kadar koyabilirsiniz)
Karabiber
Maydanoz
Yarım çay bardağı sıvı yağ

ve tereyağı veya margarin, sıkma piştikten sonra yağlamak için

Yapılışı ise şöyle;

Önce geniş çukur bir kapta hamur malzemelerini un hariç karıştırıyoruz. Malzemeler birbirine karıştıktan sonra unu yavaş yavaş eklemeye başlıyoruz. Hamur karışımı önce elinize yapışacak ama un miktarı arttıkça kıvam almaya başlayacak ve elinize yapışmayacak hale gelecek. Hamuru homojen şekilde iyice yoğurun.

Hamurunuz elinize yapışmayacak kulak memesi kıvamına geldiğinde yoğurduğunuz hamuru mayalanması için üzerini nemli bir bezle kapatarak yaklaşık bir saat bekleyin. Bu sırada iç malzemelerini hazırlayabilirsiniz.

İç malzemelerini hazırlarken,

Soğanı ince ince doğrayıp sıvı yağda kavurduktan sonra çukur bir kaba alıp peynir ve baharatlarla karıştırıyoruz. Maydanozları ekliyoruz ve karıştırıyoruz.

Hamurumuz mayalandıktan sonra,

Hamurumuzu orta boy soğan büyüklüğünde yuvarlak bezelere ayırıp bir borcama veya tepsiye altını hafif unlayarak ayırıyoruz, bezelerimizin de üzerini kurumaması için örtüyoruz.



Daha sonra bezelerden birer birer almaya başlıyoruz. Önce bezemizi elimizle tezgahta yaymaya başlayıp sonrasında (tava veya sac üzerinde yapacaksanız istediğiniz büyüklükte) yuvarlak şekil verecek şekilde açıyoruz.

Açtığımız hamurun yağladığımız -tavada veya sacda- iki tarafını da pişiriyoruz ama çok fazla pişirmemeye dikkat edelim ki çıtır çıtır olmasın, yoksa sıkmamızı saramayız. Azıcık renginin değişmesi yeterli olacaktır.

Sıkma hamurumuz piştikten hemen sonra tereyağı/ margarin ile yağlayıp içine malzememizi koyup sarıyoruz ve üzerini hem soğumaması hem de kurumaması için kapatıyoruz.

Sonrasında hamuru açma ve pişirip sarma işlemlerini tekrarlıyoruz.

Tabi ki siz hamurları açtıktan sonra yanınızda pişirip sıkmaları saracak birisi olunca süreç daha da kolaylaşıyor. Eşinizden veya evde yardım edebilecek kim varsa yardım isterseniz harika olur, ben öyle yaptım. :)

Sıkma severlere şimdiden afiyet olsun.

Sevgiler...