Featured Slider

Disleksi Nedir? Çocuğunuz Dislektik Mi?





Genellikle bir zeka problemi gibi algılanan disleksi, aslında normal veya üstün zekalı bireylerde görülen özgül bir öğrenme bozukluğudur. Yani sağ kulağınızı sağ elinizle değil de sol elinizle tutmak gibi bir şey esasında disleksi. Bir engel, bir hastalık değil, sadece üzerinde biraz düşünülüp tanınması ve çocuğun yapısına ve öğrenme şekline göre yol alınması gereken bir farklılık. Disleksi genellikle anaokulu döneminden başlayarak fark edilebilecek bir öğrenme güçlüğüdür.

Dislektik çocuklarda okuduğunu anlama, yazma, sesleri- heceleri öğrenme, kendini ifade etme, bir şeyleri hatırlama, ritmik sayma, rakamları öğrenme, sıralı yönlendirmeleri yapmada zorluk görülür.

Dislektik çocukların genelinde okuma hızı, okumayı anlama kapasitesi ve okumanın kalitesi genellikle yaşıtlarına göre daha geridedir. Bu çocuklar okudukları ve yazdıkları kelimeleri tersten algılayabilir, bazı heceleri atlayabilir, b-d /p-b/ 4-7/ 3-8/ 14-41/ tam-mat gibi harf, kelime ve rakamları birbirine karıştırabilir. Veya kelimeleri yazarken abara, keçiç gibi, kelimeleri veya s harfini ters yazma gibi hatalar yapabilirler. Dislektik çocuğun E harfini 3 olarak algılaması ve bu şekilde yazması normaldir. Bu yüzden okuma ve yazma çalışmalarında çocuğa sesli okutma yaptırılmalıdır. Eğer çocuk istiyorsa yazıları parmağıyla takip etmesine izin verilebilir. Bu sayede yapacakları küçük hataların farkına vararak bu hatalar azaltılabilir.

Okumada olan bu güçlük yazmada da karşımıza çıktığında buna disgrafi denir, kolay bir ifadeyle. Matematiksel işlemlerde karşımıza çıkan öğrenme güçlüğüne ise diskalkuli denir.
Okuma ve yazmada olduğu gibi dislektik çocuklar okuduklarını veya düşüncelerini ifade etmede de zorluk çekebilirler. Cümle kurarken kelime vurgularında farklılıklar gözlemlenir.

Dislektik çocuklar yön bulmakta da zorluk çekebilirler. Öyle ki sağ ve sol kavramlarını dahi karıştırabilirler. Oldukları yerleri tarif etmede, haritada yer göstermede, nesnelerin isimlerini hatırlamada zorluk çekebilirler veya bunları karıştırabilirler. Bunu en aza indirgemek için çocukla başarısızlığı üzerine baskı yapmadan yapıcı iletişim kurulmalı, eğitim desteği mümkün olduğunca hikaye yazma, kelime türetme, eksik harf yerleştirme gibi oyunlarla verilmelidir. Kavramları hatırlatıcı zeka oyunlarının desteği alınabilir.

Dislektik çocuklarda dikkat eksikliği, derslerden ve aktivitelerden sıkılma, hiperaktivite de gözlemlenebilir. Ancak her dislektik çocuk hiperaktif olacak veya her hiperaktif çocuk dislektik olacak diye bir kaide tabi ki yoktur.

Dislektik çocukların bazı alanlarda özel yetenekleri ve ilgileri olduğu da ilgi çeker. Belirgin alanlarda daha istekli ve diğer alanlara göre çok daha başarılı olabilirler ve her zaman- çoğu çocuğun olduğu gibi- teşvik ve tebriğe ihtiyaçları vardır. Bolca destek, bolca sosyal deneyim ve tebrik bu çocukların günlük yaşamlarında karşılaştıkları hayal kırıklıklarının üzerini kapatır ve onları öğrenmeye teşvik eder. Böylece özgüvenleri artar ve akademik ve sosyal yaşamlarında daha başarılı olurlar. Dislektik çocuğa gösterilen özel ilginin aile dışında okul ve sosyal çevresi ile desteklenmesi gerekir. Böylece başarısızlıkları yüzünden özgüven düşüklüğü ve hayal kırıklığı yaşayan çocuk öğrenmeye daha istekli hale gelebilir. Sosyal yaşamında da çekingenlikten ve sıkılganlıktan sıyrılmış olur, akranlarına uyum sağlamaya başlar.

Tekrar hatırlatmam gerekirse disleksi bir hastalık değil, çocuğun nörolojik yapısından ve diğer çevresel etmenlerden kaynaklanan bir farklılıktır. Çocuğunuzun her alanda aslında öğrenmek ve başarılı olmak için çabaladığını aklınızdan çıkarmamanız gerekir. Çocuğunuzun öğrenme şeklini keşfederek onu oyunlarla yönlendirmeniz en sağlıklısı olur. Kimi çocuk uygulayarak, kimi çocuk kelime kartlarından tekrar ederek, kimi çocuk çizerek öğrenir.

Ve ayrıca unutmayın ki, Leonardo da Vinci, Albert Einstein, Thomas Edison, Hans Christian Andersen, Tom Cruise, Steven Spielberg, Pablo Picasso gibi ünlü ve dahi isimler de dislektik insanlardı. Önemli olan çocuğunuzu doğru şekilde yönlendirmeniz ve özel yeteneklerini keşfetmeniz diye düşünüyorum.

Herkese çocuk yetiştirmede kolaylıklar dilerim.

Sevgiler…

Bebeğimin Birinci Ayı, Kırkımız Çıktı





Tarih ; 21.06.2018. Benim doğum günümden bir gün sonra doğdu oğlum.

31.07.2018 de ise, Metehan Efe’nin kırkı çıktı.

Bilseydim bir önceki gün giderdim kontrole, yirmisinde yaptırırdım epidural sezaryeni. :) Aniden verdiğimiz bir kararla kontrole gittiğimiz günün akşamında sezaryene girdim. Metehan'ımı kucağıma aldım. Her haline, her saniyesine ayrı şükrettiğim ilk kırk günümüzü nasıl geçirdik sizlerle de paylaşmak istedim.

Metehan doğduğunda kavuştuk mu ayrıldık mı bilemesem de evimizi bebek kokusu sardı saralı içim ayrı bir huzurla doldu. Artık minik ayaklarının tekmelerini içimde hissetmek yerine o küçük ayaklara dokunup onları öpebiliyordum. Onun gelişiyle çekirdek aile olduk olalı hep iyi ki dedim.



Daha önce kardeşlerimin bakımında anneme yardımcı olduğum ve anaokulundan çocuk bakımı konusunda tecrübeli olduğum için kendi bebeğime bakma konusunda da çekingen olmadım. Hatta bana yardım etmek için Ankara’dan gelen kız kardeşim ve teyzem bebeği onlara neredeyse hiç vermediğimi söylediler. Ben bunun hiç farkında değildim, annelik içgüdüsü sanırım :)

Metehan 3 kilo 350 gram doğdu. 51 santimdi. Küçücüktü. Epidural sezaryen sırasında kadın doğum doktorum Ayşe Hanım’ın ‘Gelsin mi artık Metehan?’ deyip bana onu bir anda göstermesiyle, Metehan ameliyat örtüsünün üstünden bana ıslak saçlarıyla bakınca inanamadım. Eve geldiğimizde Doğu’yla (eşim) hala birbirimize bakıp bu bizim mi ya, ne kadar küçük nasıl tatlı, deyip duruyorduk. İdrak etmesi zor bir hadise evlat sahibi olmak.



Doğduğu andan itibaren hastanede etrafındaki seslere ve ışığa aldırmadan sürekli uyuyordu Metehan Efe. Acıkınca ağlamaya başlıyordu. Emme içgüdüsü çok kuvvetliydi, emdikçe tekrar uyuyakalıyordu. Eve geldiğimizde de Efe’nin düzeni bayağı bir uzun süre bu şekilde böyle devam etti. Sadece ihtiyaçlarını karşılamak için ağlıyor, geri kalan zamanda sadece uyuyordu.

İlk ayının sonuna doğru gülücükler saçmaya, agulamaya ve bizim söylediklerimize yüz ifadeleriyle tepki vermeye başladı. Şöyle yandan azıcık bile gülse dünyalar bizim oluyor, bizim söylediklerimize uuu ooo aaa gibi tepkiler verdikçe, hehh derdini anlatmaya başladı bu akıllı bıdık, diye şımarıyorduk. :)

İlk günlerde o da ben de artık ayrı olmaya alışmaya çalışıyorduk. Yani Metehan benim karnımda olmamanın verdiği rahatsızlıkları görmezden gelmeye çalışıyordu, bense acıyan dikişlerimi, havanın sıcaklığını, henüz artmayan sütümü, göğüs ucu yaralarımı, saymakla bitmez…

Doktorumuz bebek sarılık olmasın diye en fazla 2-3 saatte bir uyandırıp emzirmemi söyledi. İlk haftadan oluşan göğüs ucu yaralarımı görmezden gelmem mümkün değildi bu yüzden maalesef. Dakika tutarak bol bol emzirmeme rağmen Metehan sarılık oldu ve hatta uzayan yenidoğan sarılığını bile yaşadık. Şükür ki sarılık değerleri çok düşüktü, Denizli Odak Hastanesi’ndeki çocuk doktorumuz Ayşegül Hanım, bu değerlere sarılık demiyoruz bile neredeyse, demişti. Bir buçuk ayda anca geçti sarılığımız.

İlk haftanın sonunda sütüm artmıştı, ben sıcaklığa –mecburen- alışmış, emzirme pozisyonumu oturtmuş, uykusuzluğu normal karşılamaya başlamıştım. İlk ay geceleri Doğu da sağ olsun beni yalnız bırakmadığı için sanırım, normalleşmişti artık uykusuzluk. 20 dakika sol göğsümden 20 dakika sağ göğsümden emsin derken artık sabahın üç buçuğunda oturup sohbet etmeye başlamıştık Doğu’yla.

Zaten uzun süre aynı şekilde duramayan ben hiç ameliyatlı hasta gibi değildim üçüncü günden sonra. Karnım acısa da bebek uyudukça iki büklüm de olsa evde sürekli oda değiştirmeye, sıkıntıdan mutfakta falan ev işi yapmaya çalışıyordum. Yatak odasında değil de salonda buluyordum kendimi zırt pırt.

Sütümün artması ve dikişlerimin daha çabuk iyileşebilmesi için yiyip içtiklerime dikkat ediyordum. Tabi bebeğe gaz yapan yiyecekleri de bir bir eliyordum. Doğumdan hemen sonra kayısı kompostosu içmeye başladım. Hem süt yapıyor hem de lavaboya gitmemi kolaylaştırıyor diye. Tavsiye de ederim kesinlikle.

Bir de fırsat buldukça banyoya koşuyordum çünkü kısa bir duş bile insanın uykusunu açıyor, kendine getiriyor. Yazın ortasında emzirmekten yapış yapış olduğunuz için kısa bir duş bile insanı ferahlatıyor.

Evde sürekli, ah Efe ağlıyor, şimdi acıktı mı, yok emmiyor gaz sancısı var sanırım. Yok ya gazı da yokmuş o zaman uykusundan huzursuz. Yok yok altını kirletti galiba şeklinde gezdik ilk ay. Sonra Mete nin ağlama şeklinden ve ses tonundan hangisi olduğunu anlamaya başladım. Çözdük birbirimizi. :)




Geceleri Metehan'ı seyretmekten uyumadığımız zamanlar oldu. Bazen sadece sevmekten, bazen artık bir yavrumuz olduğunu idrak edip geleceğini düşünmekten. Hala sık sık nefes alıyor mu diye kontrol ediyoruz istemsizce.




Metehan Efe’nin göbeği 11. günde düştü. Aynı gün de hemen banyosunu yaptırdık. Banyo yaptırmadan öncesinde de, yaptırdıktan sonraki 3-5 gün de göbeğine alkolle pansuman yaptık. Altını alırken hep ağladığı gibi banyo yaparken de ilk 2-3 hafta ağladı. Sonradan suyu sevdi paşam. Haziran sıcağında banyo yapmadan dursun istemiyordum; vücudunu sık sık yumuşak bir bebek lifini kaynayıp ılımış su ile ıslatarak siliyordum. Özellikle bacak boyun kasıklar gibi katlanan bölgelerini…
Ona rağmen vücudunda sıcaktan isilik gibi kızarıklıklar olmuştu kuzumun. Göbeğini ise sakladık, henüz gömmedik. Sanırım Ankara’da bir okula gömeceğiz, kararsızız.



Metehan’ın gelişimini ilk günlerden hem sağlık ocağında hem de evde merakla takip ettik. Aşıları, baş çevresi- boy- kilo ölçümleri, kısıtlı da olsa yapabildikleri, nesneleri takip etmesi, refleksleri, seslere tepki vermesi gibi birçok şey aklımızdaydı.

İlk ayda sağlık ocağında yaptırılması gereken aşılarını yaptırdık ve topuk kanı verdik. Yaptırdığımız aşılar ve hafta olarak merak ederseniz diye tarihleri ise şöyle ;  

21.06.2018 Hepatit B ilk doz (doğumda), 23.07.2018 Hepatit B ikinci doz. Bir de arada 6 Temmuz’da baş-boy- kilo kontrolüne gittik.
06.09.2018’ de de Beşli Karma Aşı dedikleri DaBT, İPA, Hip ve BCG (Verem) aşıları yapılacak.

Kırkımız çıktıktan sonra ise ultrason ile kalça çıkığı kontrolümüzü yaptırdık, normal çıktı şükür ki. Kalça çıkığı kontrolünü 4. ayda tekrar yapacaklarmış.

İlk on günden sonra d vitaminine başladık. Devletin önerdiği D-vit’i çocuk doktorumuzun önerisi ile Nutrivit ile değiştirdik. Doğu D-vit’in içinde paraben olup olmadığından emin olamadığımız için doktordan böyle bir tavsiye istedi.

Gaz sancısı için ise doktorumuzun tavsiye ettiği damla Sab Simlex, bizi daha da gazlandırdı sanki. 3-4 gün kullandıktan sonra Mete’nin ağlamalarına dayanamayarak damlayı bıraktım ve çareyi rezene çayı içmek ve yemeklere bol kimyon atmakta buldum.  Hem bana hem ona iyi geldi. Kimi bebeğe de sadece bu damla iyi gelmiş, her birinin metabolizması farklı işte… Bir de Metehan'ın gazı olduğunda en çok babasının kolunda koala gibi yatmayı sevdi.

Metehan Efe’nin kıyafetleri yenidoğan veya 0-1 ay olarak alsak bile bir süre ayak kısımları boş boş sallandı, eldivenleri sürekli çıktı. Sonradan pantolonlarının içini doldurmaya başladı sıpa. 1,5 aydan sonra zaten hemen büyümüştü ve 0-3 aylık kıyafetlerin içinde gözüme daha rahat göründü.

İlk ayda en çok zorlandığım şey -göğüs yaralarından sonra tabi ki- bebeğimin tırnaklarını kesmek oldu. Küçücük parmaklar, minicik şeffaf tırnaklar… Ya bebeğimin etini kesersem düşüncesi çok tedirgin edici bence. Metehan’ın tırnaklarını, nedenini bilmesem de, ‘’bebeğin kırkı çıkmadan tırnakları kesilmez’’ adeti yüzünden bir aya yakın bir süre kesmedim. Bu adetin sebebini biliyorsanız lütfen bana söyleyin. Ama bebeğin ilk günlerdeki hareketsizliği gün geçtikçe azalıyor ve kendine zarar vermeye başlıyor. Aksi gibi Mete’nin de elleri sürekli gözlerindeydi, hala da öyle ağzında değil, yanağında değil, gözlerinde. Sanırım uykusu geldikçe gözlerini ovuşturmaya çalışıyor bilemedim. Sağlık ocağındaki hemşiremiz Meral Hanım dokunma duyularının gelişimi için tırnaklarını erken kesip Metehan’ın eldivenlerini çıkarmamızı söyledi, ben de hemşiremize hak vererek tırnaklarını kesip eldivenlerini çıkarttım.






Sağlık takipleri,etkin zaman geçirme çabası, banyo yaptırma, şirin şirin giydirme, bolca öpüp koklama vb. aktiviteler dışında ilk ay en çok yaptığım şey tabi ki bol bol fotoğraf ve video çekmek oldu. Elimden geldiğince aile albümümüze koyabileceğimiz arka planı temiz, anısı olabilecek fotoğraflar çekmeye çalıştım. Hamileyken son ay profesyonel çekim yaptırmıştık ama bebeklik fotoğraflarını evde fotoğraf makinemizle çekmek istedik. Her an farklı bir tatlılık yapıyor ve biz de hemen makinemize sarılıyoruz. Telefon galerim de Metehan Efe ile dolu artık. :) Her bir yaşında ailece profesyonel çekim yaptıralım diyoruz.

Sonuç olarak ilk ayımız birbirimize uyum sağlama ve her konuda tecrübe edinme ile geçti. Hep iyi ki dediğim anne olma serüvenim nasıl geçtiğini anlamadığım bir hızla devam ediyor.

Çok sevgiler…




İzmir Nazarköy ve Boncuk Atölyesi






Hafta sonu Marmara Bölgesi’nde  yer yer sağanak yağmur olduğunu görünce ani bir kararla uzun süredir gitmeyi düşündüğümüz Nazarköy’e gidelim dedik. İnternetten baktığımızda İzmir de hava güneşli ve sıcaklık 35 dereceleri gösteriyordu.Sırt çantamızı kısa sürede hazırladık ve hemen yola koyulduk. İstanbul- İzmir/Nazar Köy arası trafiği de katarsak 6 saat kadar sürdü. Öncelikle şunu belirtelim ki, diğer blog/gezi yazılarını okuduğumdan dolayı beklentim yüksek olarak gittim. Köyü ziyaret ettikten sonra – Boncuk atölyelerini hariç tutuyorum- insanların gördükleri, okudukları, duydukları, gördükleri ile sınırlı olduğunu ve buna göre yorum/eleştiri/kanaat geliştirdiklerini bir kez daha anladım.
Şirince’ye gittiyseniz o köyün daha minik halini düşünün. Burada bir caddecik üzerinde boncuk satan dükkanlar ile gözleme yapan yerler karşılıklı olarak sıralanmış durumda. Meydan denilen alana yürümeniz hızlı bir yürüyüşle ancak 1-2 dakikanızı alır ki o kadar minnacık bir köy burası. Kısacası öyle uzun uzadıya gezip görülecek bir  yer bulunmuyor.

Bizim, köyü  ziyaret etmek konusundaki merakımızın en önemli sebebi, bu köyde  boncuk atölyelerinin bulunması ve köyün  geçimini bu boncuklardan sağlamaları idi. Magnet aldığımız dükkandaki ablaya bir boncuk atölyesi ziyaret etmek istediğimizi söylediğimde benim beyim boncuk atölyesinde çalışıyor diyerek gideceğimiz yeri tarif etti.
Kıvırcık Boncuk Atölyesi’nin bahçesine girdik. Atölye’nin kapısından  'Kolay gelsin!' diyerek  ben tek başıma girdim. Sevdiğim insan kafasını uzatıp sıcaklığı hissettiği gibi bizi kapıdan izlemeye devam etti.  Ben deli cesaretim ve merakıma yenilerek  içeriye girdim ve  ustaların başında nasıl boncuk, nazarlık yaptıklarını izledim. Yüzüme vuran sıcaklık muazzamdı.


 Ustalardan o sırada edindiğim bilgileri paylaşalım. Boncuk ocağını her gün birinin erkenden gelerek yaktığı,  o anda işlem yaptıkları  ocak sıcaklığının yaklaşık 1200 derece olduğunu, camları genel olarak hurdacıdan alarak işlediklerini, yurt dışına satış yaptıklarını ve meslek hastalığı olarak sadece katarak olduklarını söylediler .




'Ya  bu sıcaklıkla aranız nasıl?' dedim. Sıcakla ilgili sıkıntıları olmadığını !!! alıştıklarını söylediler. Ben artık dayanamayarak dışarıya çıktım ve düşen tansiyonumu  su içerek ve bir süre bahçede oturarak yükseltmeye çalıştım. Biraz toparlandıktan sonra dayanamayıp açık olan camdan ustaları izlemeye devam ettim. El emeği göz nuru dediklerinin tam karşılığının şu anda karşımda duran bu boncuk ustaları olduğuna kanaat getirdim.



Atölyeden ayrılmadan önce bahçede bulunan stantlardan nazar boncuklarımızı almayı ihmal etmedik. Ayrıca buraya  kadar gelmişken de gözleme yememek olmaz dedik. Otlu/patatesli gözlemelerimizi ve yanında gelen açık ayranlarımızı da bir güzel  yedikten sonra  yola revan olalım dedik.



10-TL karşılığında aracımızı park ettiğimiz alandan aldık ve boncuk atölyesi ustalarına tekrar  selam olsun  diyerek ve takdir ederek Nazarköy’den ayrıldık.
Sevgiyle  kalın.



Yok Canım Ne Endişelenmesi



Henüz karnıma vitamin olarak düştüğü andan beri endişelenmeye başladığım, şu an -yine karnımda-39 haftasını doldurmuş olan Metehan Bey yüzünden hep bu endişeler. Biz kadınların içgüdüsü bu engellenemiyor. İlla ince ince düşünüp endişeleneceğiz, o gerilimi bi’ hissedeceğiz, yoksa içimiz rahat etmez.  :)

Gebelik testinde o silik ikinci çizgiyi gördüğüm andan itibaren başladım ben endişelenmeye, ‘Acaba kimyasal gebelik mi?’ , ‘Kan testim pozitif çıkar mı ki?’, ‘Ya dış gebelik olursa, boşuna sevinmesem mi ki, du’ bi’ kalbi atsın önce…’

Gebe olduğumun kesinleştiği andan itibaren endişelerim bitti mi? Tabi ki hayır.
İlk üç buçuk ayım şöyle geçti - o dönemde hala okul öncesi öğretmenliği yaptığım için- öğrencilerimi kucaklamasam mı 13 kilo çok mu ki kaldırmak için, ya çocuklar sarılmıyorum diye benden soğurlarsa, ama hastalar ben de hastalık kaparsam ilaç kullanamayacağım, kahve istedi canım ama ya bebek düşerse, bu okul merdivenleri kasıklarımı mı zorladı ne... Bu böyle uzar gider.

Ha’di atlattık riskli gebelik dönemlerini de sonra rahatladım mı? I-ıh.
Ben ne yaptım, yine başladım bu son haftalarıma kadar kara kara düşünmeye. Adı ne olacak, bebeğe neler almalıyız, hayatımız ne kadar değişecek, acaba çalışmaya devam etmeli miyim yoksa bir çocuk gelişimci olarak annelik görevimi mi ilk sırada tutmalıyım. E çalışmazsam masraflar ne olacak? Neyse bebeğime bakarken sadece bloğuma odaklanırım, ne güzel? :) :-/

E iş yerinden ayrılma kararı aldın, kafanda iş konusunu toparladın. Şimdi neye endişeleniyorsun Tülin!?

Sıradaki endişemiz bebeğin boyu kilosu karnımdaki pozisyonu ve nasıl doğuracağım tabi ki. :)
Pazarda gezerken kolumdan tutup beni çeviren, acıyan gözlerle bakarak Allah kurtarsın kızım diyen teyzeler mi dersiniz, amaan hiç hissetme sezaryen ol kurtul dikişler kapanıverir diyen iç çamaşırcı ablalar mı dersiniz, sakın ha son dakikaya kadar dayan, her şeyin doğalı iyi, koyverme kendini, diyen akrabalar mı…

Her zaman her yerde olduğu gibi Türk insanı iyi niyetli ama yine olaylara fazla müdahil. Yapmayın işte ablalarım teyzelerim zaten kafalar karışık, hamile kafası yaşıyoruz.

Bir de benim erkek kardeşim Emir’in lösemi tedavisi görmesi sebebiyle annemin doğumuma gelemeyecek olması gerginliği vardı üzerimde, doğum yaklaştıkça onun gerginliği üzerine eklendi tabi ki son haftalarımda. Annem hiçbir şey yapmasa gelip öööylece dursa bile yetecekti bana.
Şimdi kız kardeşim İrem Denizli’ye geldi doğumumda yanımda olabilmek için. İrem de Ankara’da yaşıyor, annemler gibi.

Bitmeyen endişelenmelerim devam ediyor. Bende tiroit problemi var, ailede kanser var, erkek kardeşim lösemi oldu umarım bebeğimde bir genetik hastalık olmaz endişesi içimdekilerin en büyüğü sanırım.

Neyse kendimi kitaplara, bloğuma, ev işlerine veriyorum falan derken yine içimdeki ses durmuyor. Bkz. Doğumdan sonra lohusa depresyonu varmış diyorlar ne ola ki,  yok canım ben depresyona falan girmem her şeyi iyi şeyederim…

Bkz. Anneme bebeği göstermeye ne zaman gidebileceğim acaba, gidersem Emir’in aldığı ilaçlar Metehan’ı etkiler mi ki? Emir bu yaza iyileşse ne güzel olurdu :(

Bkz. Bebek görmeye gelen misafirleri ya iyi ağırlayamazsam, şimdiden ikramlık bir şeyler hazırlayıp buzluğa mı atsam acaba, evi nasıl sürekli temiz tutacağım ben?

Bkz. Bu kiloları nasıl vereceğim ben, iki kilo ödem olsaaa, beş kilo falan bebek ve plasenta olsaaa… Hmm…

Bkz. O değil de inşallah çocuğun sağlık testlerini tam yaparlar, bi’de sarılık falan olursa, ya emzirirken falan uyuyakalır bebeğimi düşürürsem!

Bkz. Emzirmek mi?! Ya sütüm gelmezse! Du’ ben birkaç hurma incir falan yiyeyim bari süt yapıyor diyorlardı…

Anneler erkekleri düşünün bir de şimdi. Babalarımızı… Her ne kadar bebek düşer mi, nasıl geçineceğiz, bebeğe ne alsak, sağlıklı mı acaba diye düşündüklerini bilsem de bir türlü içimden biz kadınlar kadar endişelendiklerine kanaat getiremiyorum. Hem evin sorumluluğu, hem işi bıraksam mı izin mi alsam’ın psikolojik yükü, fiziksel ve hormonal değişimler, bebeğe iyi bir anne olabilme çabası… Endişelerin nicesi bizde.

Bizim anaçlıktan gelen bitmeyen endişelerimiz olmasa daha mı iyiydi acaba? Hayat daha mı kolay daha mı güzel olurdu o zaman be?

Bu sorunun çözümüne bir türlü varamadım ama en azından yalnız olmadığımı hissetmek ve sizin de yalnız olmadığınızı hissettirmek adına paylaştım içimden gelenleri.

Her anneye ve anne adayına az endişeli, bol güneşli günler olsun dilerim…

Kitap Tavsiyeleri- Körlük/ JOSE SARAMAGO




Roman, Nasihatlar Kitabı’ndan alınan “Bakabiliyorsan, gör. Görebiliyorsan, fark et.” sözleriyle başlıyor. Adı olmayan bir ülkenin, bilinmeyen bir şehrinde, bilinmeyen bir zamanında, arabasının içinde trafik ışığının yeşile dönmesi için bekleyen bir adamın ansızın kör olması ile başlayan bir roman bu. Şehirde yavaş yavaş yayılan ve sonrasında önü alınamayan bu bulaşıcı körleşme, karanlık içinde değil beyazlık içinde. Beyaz, süt beyazı bir boşluk.
Yedi kişinin beyaz körlük içinde kalması ile başlayan ve sonrasında yayılan bu körlüğün kontrol altına alınabilmesi adına bu kişiler, eskiden akıl hastanesi olarak kullanılan bir bina içinde karantina altına alınır. Bu kişilerin isimlerini bilmemekle birlikte yazar sadece sıfatlar kullanarak- ilk kör adam, şehla çocuk, doktor, doktorun karısı, albay, koyu renkli gözlüklü genç kız, polis, taksi şoförü …vb. karakterleri tanımamızı ve olay örgüsünü buna göre takip etmemizi sağlıyor. Bu isimsizliğin okurken karmaşa yaratacağını düşünüyorsunuz ama ilerleyen birkaç sayfa sonrasında bu kaygının boşuna olduğunu anlıyorsunuz. Bu beyaz körlük içinde sadece gözü gören bir kadın bulunmakta ve görmeyen gözlere rehberlik etmektedir. Ancak hayatta kalma mücadelesi içinde o kadar kötü yaşam karelerini görür ki zaman zaman kendi gözlerinin de kör olmasını çok ister. Doktorun karısı burada bir ve nevi umudu, cesareti, sabrı, iyiliği, sadakati simgeler.
Karantina denilse de aslında hapishaneye dönen bu yerde idare sadece anonslarla yapılır ve kurallar okunur. Karantina bölgesi askeri bir disiplinle yönetilir. Hastaneden (hapishaneden) dışarı çıkacak kişiler ölümle cezalandırılır. İlk başta her şey kontrol altında görünse de, içeride ve dışarıda işler hiç de yolunda değildir.
Bu arada karantinaya alınan ilk grup, yaşamlarını kolaylaştıracak şekilde düzenlerini kurmaya çabalarken, iktidar tarafından alınan önlemler ve baskıcı politikalar körlüğün yayılmasını engelleyemediğı gibi salgın da her geçen gün artarak devam eder. Akıl hastanesinin tüm koğuşları dolar ve bu kaos içinde körler ülkesinde kısa sürede karmaşa başlar. Bu karmaşa, kamplaşmaların ve sonucunda yeni güç dengelerinin oluşmasına zemin hazırlar. İçeride çeteler kendi hükümdarlıklarını ilan ederek diğer körleri acımasızca sömürmeye başlar. Dışarıda da durum farksızdır. İktidar da körleştiğinden kaos her yerde hat safhada yaşanır.
Nihayetinde sağ kalan körler, karantinadan kendi çabaları ile kurtulur. Bahsettiğimiz 7 kişi zorlu mücadeleler sonrasında eski hayatlarını devam ettirdikleri evlerini ziyaret ederler. Doktorun karısı dışında, insanın perişanlık hallerini, en dipte nasıl olunuru kimse bilmez, kimse görmez. Bir de biz biliriz ve görürüz. Gören gözleriz biz. Kitabın son noktası burası değil ama gerisini okuma lezzetiniz bozulmasın diye size bırakıyorum.
*** Saramago, insanın tek amacının bu beyaz körlük içinde ne pahasına olursa olsun hayatta kalma mücadelesini dikkat çekici şekilde bize aktarıyor. Ne pahasına olursa olsun derken yazar bunun içini; açlık, zorbalık, cinsellik, pislik, ahlak çöküntüsü, ölümler, sosyal statünün yok olması ve tecavüz ile doldurmuş. Kaotik bir dünya tasvir edilir ki bu, insanın derinliklerinde bulunan karanlık yüzünün yansımasıdır. Bu karanlık yüzlerin ortaya çıkması ile insanlar artık tüm değer yargılarını kaybeder.
Saramago’nun dili sade, akıcı, yıkıcı, yakıcı, zaman zaman anlatımı ile mide bulantısına bile neden olan bir dil. Yazar kitabında sadece nokta ve virgül kullanmış, diyaloglar sadece virgül ile ayrılmış ama birkaç sayfa okuduktan sonra bu zorluk kalkıyor ve kitabın sayfaları arasında akıp gidiyorsunuz. Sözcük oyunlarına gerek duymayan sade bir anlatımla bu kadar vurucu bir kitap yazılması gerçek bir yetenek gerektirir.

Zamana yenik düşmeyecek bir roman olan ‘’Körlük’’ uzun zamandır bu kadar lezzet alarak okuduğum kitaplar arasındaki en başarılı olandı. Mutlaka kitaplığınızda bulunması gereken bir kitap.
Kişisel görüş; Hepimiz aslında körüz, gören körleriz. Yanı başımızda yaşananları görmüyor, bilmiyor, ilgilenmiyoruz veya bilsek de umursamıyoruz. Toplumsal duyarsızlık, toplumsal umarsızlık. Körlük kitabı, sosyal yapıların altüst edilmesinin aslında ne kadar basit ve kısa süre içinde olabileceğini, insani değerlerin açlık karşısında nasıl değersizleşebileceğini, modern giysilerimizin altında aslında şartlar oluştuğunda nasıl ilkel ve vahşi bireylere!!! dönüşebileceğimizi, iktidarın elinde bulundurduğu güçle insan hayatlarını nasıl değersizleştirdiğini ve iktidarın gözünde sadece istatistiksel veri olacağımızı doğrudan, sağa sola sapmadan, biz okurları yormadan akıcı bir şekilde bize aktarıyor.
Kitaptan bazı alıntılar ;
’ Tam anlamıyla insan gibi yaşayamıyorsak, en azından tam anlamıyla hayvan gibi yaşamamak için elimizden geleni yapalım, defalarca bunu tekrarladı, ki yatakhanenin geri kalanı özünde basit ve temel olan bu sözleri  sonunda bir düstura, hükme, doktrine, yaşam kuralına  dönüştürdüler .’’   Sayfa 123
 ‘’ Askerler işitmiyormuş gibi yaptılar, çavuşun burayı denetime gelen bir yüzbaşıdan aldığı talimat katı ve kesindi, Birbirlerini öldürmeleri daha iyi, hiç olmazsa azalırlar .’’ Sayfa 144
  ‘’Bazı körlerin sadece gözleri kör değildi, zihinlere de kördü.’’ Sayfa 222
 ‘’Doktorun karısı ‘’Tanrı bile görmüyor, çünkü gökyüzü bulutlarla kaplı, sizi yalnızca ben görüyorum’ dedi.’’  Sayfa 282
 ” Bir körler toplumu yaşamını sürdürebilmek için nasıl örgütlenebilir, Örgütlenmek yeter, örgütlenmek bir bakıma görmeye başlamak demektir.’’ Sayfa 297
***Bu dispotik eser, 2008 yılında Brezilyalı yönetmen Fernando Meirelles tarafından, beyazperdeye uyarlanmış. Filmin başrollerini Mark Ruffalo ve Julianne Moore paylaşmış. Kitabın tadı hala damağımda olduğundan filmi sonra izlemeye karar verdim.
Kitaplarla ve sevgiyle kalın

@ozgezipduru



Yeni Doğan Bebek Nasıl Emzirilir- Eğitimimden Notlar





Gebeliğimde otuz yedinci haftamı yarın dolduruyorum. Artık resmen geri sayımdayım. Uzun süredir beklemenin verdiği sabırsızlık ve yorgunluk var sanırım biraz da üzerimde. Koca sekiz ay çalışırken, bebeğin hazırlıklarını alışverişini yaparken bir şekilde geçti de şu son ayımı bir türlü geçiremedim. Hazırlıklar bitti ee şimdi n’olucak diye bekledim kaldım ondan herhalde.

Sürekli bir şeyler okuyup araştırıyorum. Okuduğum bilgi sahibi olduğum çok şey olduğunu düşünsem de öncesinde bebek bakımı hakkında bir bilenden bilgi almamın gerekli olduğunun farkındayım tabi ki, bilmediğim çok şey var hala.

Bugün sağlık ocağına hem emzirme eğitimi hem de yeni doğan bakımı hakkında bilgi almak için gittim. Hemşirem Meral Hanım öncelikle emzirme eğitiminden başladı. Sonra günlük yaşamda hem kendim için hem de bebek için dikkat etmem gerekenleri anlattı. Sizler için emzirirken nelere dikkat etmeliyiz konusunu ayrıntılı bir şekilde yazdım.


Bebeğimizi Emzirirken Nelere Dikkat Etmeliyiz?

Meral Hanım eğitime öncelikle her zaman söylenen ama belki de en önemli kısım olan ilk altı ay sadece anne sütü vermemiz gerektiğini söyleyerek başladı. Bebeğimize altı aydan sonra ek gıda verebiliyoruz. Yani bebeğimize yaz mevsimi de olsa azıcık su dahi vermemize gerek yokmuş. Anne sütü bol miktarda su içeriyormuş. Anne sütü alan bebeklerin IQ seviyelerinin diğerlerinden daha yüksek olduğundan ve daha az hasta olduklarından da bahsetti.

Doğumdan hemen sonra da sütümüz gelse de gelmese de bebeği ilk yarım saatte hemen emzirmemiz gerekiyormuş.

Her ne kadar bazı annelerin sütü erken, bazılarının geç gelse de biraz sabırlı olup sütümüz gelmese bile bebeği emzirmemiz gerektiğinden bahsetti Meral Hanım. Süt gelmezken neden emziriyoruz ki diye düşünmeyin çünkü bebek anne memesini sağdıkça ve sizinle tensel temas kurdukça beyine ‘artık süt üretmelisin bebek dışarıda ve süte ihtiyacı var’ sinyali gidiyormuş ve süt hormonları devreye daha çabuk giriyormuş.

Emzirmeye çalıştığınız halde uzun süre sütünüz gelmezse bebeğin sarılık olmaması için mama vermeniz gerekebiliyormuş, tabi ki çocuk doktorunuz tavsiye ederse. Vermek istediğiniz mamayı da biberonla vermeyin ki bebek anne memesinin yapısından uzaklaşmasın, sadece ona alışsın dedi Meral Hanım. Bunun için hastane çantanıza bir küçük çay kaşığı veya şırınga koyabilirsiniz.

Bebeğinizi emzirmeden önce ıslak pamuk veya gazlı bezle göğüs ucumuzu ve bebeğin dokunacağı yerleri temizlememiz gerekiyormuş. Yine aynı şekilde sütümüzü bebeğe yardımcı olacak şekilde elimizle sağacağımız için ellerimizin de steril olması gerekiyormuş.

Bebeğinizin emme süresini her iki göğüste de eşit şekilde ayarlamaya çalışmalıymışız. Yani sol göğsümüzü yirmi dakika emip doyduysa bir dahaki acıktığında sağ göğsümüzden aynı sürede emzirmeye çalışmalıymışız.

Emzirme süresinde süt çıkışını desteklemek için göğsümüze doğru şekilde hafif bir baskı uygulamamız gerekiyormuş. Ve kesinlikle iki parmakla makas şeklinde yapılan sağma şekli doğru değilmiş. Göğsümüzü elimizle kavradığımızda dört parmağımız altta ve başparmağımız yukarıda olacak şekilde, yani elimize C şekli vererek emmeyi desteklememiz gerekiyormuş. Makas şeklinde yapılan sağma şekli ile süt kanallarını bilmeden tıkayabiliyormuşuz.

Bebeğimiz emerken burnunu tıkamayacak bir şekilde durduğumuzdan emin olmamız gerektiği de Meral Hanım’ın bahsettiği önemli şeylerden biriydi. Burnu kısmen ya da tamamen tıkalı olan bebek emmek istemez ve kendini geriye iter dedi. Bebeğimizin burnunu tıkamadığımızdan emin olmak için hem gözlemlemek hem de bir parmağımızla hafif şekilde göğsümüzün şeklini kuzumuz rahat nefes alacak şekilde düzeltmemiz yeterli olurmuş.


Birçok anne emzirmenin çatlaklar ve yaralar yüzünden bir işkenceye dönüşebildiğinden bahseder. Bebeği de emzirmesek olmaz, dişimizi sıka sıka emzirdik derler. Emzirirken göğüs ucunda yaraların oluşmaması için Meral Hanım’ın verdiği tavsiye şuydu; bebeğiniz emmek için ağzını açtığında göğsünüzün sadece ucunu değil, tüm kahverengi kısmı ağzına götürmeye çalışın. Bu şekilde hem bebek daha çok süt sağabilecek hem de göğüs, ucundan çekilmediği için göğüs yaraları oluşmayacak dedi.

Bir de emzirirken çok dikkat etmemiz gereken şeylerden birisi mümkün olduğunca oturarak emzirmekmiş. Çünkü gece sık sık uyanıp bebeğimizi emzireceğiniz için özellikle ilk aylarda yorgunluktan birkaç dakika dahi olsa uyuyakalma tehlikesi olabiliyor, bu sırada anne bebeğinin nefes alamadığının farkına varmıyor dedi Meral Hanım. Özellikle uykusuz ve yorgunken yan yatarak ve benzeri pozisyonlarda bebeği emzirmemeye çalışın.

Bebeğinizi her ağladığında emzirmeye çalışın. Bazı bebekler karnı doysa bile duygusal ihtiyaçlarını karşılamak için de ağlarmış. Annesinin kokusuna sıcaklığına alışkın olduğu için ayrılmak istemezmiş. Bebeğimi şımartırım diye korkmayın sık sık kucaklayın, sevin, emzirin ki bebeğiniz kendini güvende hissetsin. Anne bebek bağının emzirme sırasında kuvvetlendiğini de unutmayın, bol bol gülümseyin konuşun bebeğinizle.

Bir de geceleri alarmınızı kurun ve bebeği 2- 3 saatte bir emzirin. 4 saatten fazla aç kalmasına izin vermeyin dedi hemşirem. Uzun süre aç kalan çocuğun sarılık olma ve kan şekerinin düşme riski oluyormuş. Bir de sindirim sisteminin oturması için sık sık emzirmek gerekliymiş.

Emzirme işleminden sonra da anne sütüyle veya yine su ve pamuk yardımıyla göğüs ucu temizlenip krem sürülebilirmiş. Bir dahaki emzirme anından önce göğsünüzden kremi temizlemeyi unutmayın.

Ayrıca bebeği emzirmenin rahmin kasılıp küçülmesine sebep olduğu böylece karın bölgemizin doğumdan sonra daha çabuk toparlandığını da hatırlattı Meral Hanım.

Bir de manuel ya da elektrikli bir göğüs pompası almamı tavsiye etti. Ben bebeğime kendim bakmak için işten ayrıldığımı evde rahatça emzirebileceğimi söylesem de bankada, kuaförde vs. işim olduğunda sütümü sağıp bebeğime bakacak kişiye bırakmamın hem göğüslerimin gerilmemesi açısından hem de gerilen göğüs şekli yüzünden bebeğin emememe probleminin olmaması açısından pompaya ihtiyacım olacağını söyledi.

Ben eczanemden Wee Baby’nin manuel göğüs pompasını aldım. Eğer memnun kalmazsam elektriklilerden de alır denerim diye düşündüm. Sütüm geldikten sonra Wee Baby göğüs pompası hakkında da sizler için tavsiye veya eleştiri niteliğinde bir yazı yazarım diye düşünüyorum.


Ayrıca sütümü sağıp saklarken nelere dikkat etmeliyim diye aklınıza takılıyorsa buraya tıklayarak bu konu hakkındaki yazımı da okuyabilirsiniz.

Anne sütünü artıran yiyecek ve içeceklerden bahsettiğim yazım ise burada.

Bir de emzirirken kolunuzun altına bir yastık alırsanız hem sizin kolunuz yorulmamış olur hem de bebeğinizin duruşu emerken düzgün olur. Ben u şeklinde olan emzirme yastıklarından aldım, size de tavsiye ederim.

Sadece emzirme konusunda bayağı konuştum o yüzden yeni doğan bebeğimizin bakımında nelere dikkat etmeliyiz, neler yapmalı, neler yapmamalıyız konusuna da başka bir başlıkta yer vermek isterim.

Bebeğinize ve size çok sevgiler... :)



Çetin Maket Köy Gezisi- İzmir


İzmir-Efes gezimizin ardından Selçuk ilçesindeki emekli öğretmen Ayhan Çetin ve eşi Nazmiye Çetin tarafından kurulan Maket Köyü ziyaret etmeye karar verip yola koyulduk. Köye girdiğimizde tahminimizden çok daha fazla emek verildiğine tanıklık ettiğimiz şirin mi şirin bir köy ortamı ile karşılaştık.



Maketlerden oluşan bu köyün Ayhan Çetin’in doğduğu köyün maketi olduğunu, köyünün 1950’li yıllarını yansıttığını, emekli olduktan sonra eşi ile birlikte maket yapma işine başladıklarını ve yaklaşık 25 yıldır bu işe gönül verdiklerini kendisinden dinledik. Ayrıca bu maketlerin Anadolu köylerinin günlük yaşantısını, örf ve adetlerini (düğün, nişan, sünnet, asker uğurlama ve çocuk oyunlarını) anlatan el emeği göz nuru maketler olduğunu söyledi.
Maket Köy’de neler mi var ? Köyün fırıncısı, terzisi, bakkal amcası maketleştirilmiş ve küçük odacıklar içinde müşterilerine hizmet veriyor. Maket karakterlerin en büyük özelliği ise hareketli olması. 






Mesela terzi amcanın odasının önüne geldiğinizde otomatik olarak terzi çalışmaya başlıyor. Gerçek boyutlarda yapılan bu maketler, hareketli-sesli bir sistemle çalıştırılıyor. Yan odacıklarda yün eğirip kilim dokuyan köy kadınları, dikiş diken terziler, nalbantlar, demir döven ustalar ve daha neler neler var.



Ayrıca “Ye kürküm ye”, “Parayı veren düdüğü çalar” gibi Nasrettin Hoca fıkralarının içeriğini yansıtan ve taş devrini anlatan mini mini maketler de bulunuyor.



Saygıyı hak eden bu emeğin karşılığını ilgi göstererek vermek adına yolunuz Efes’e düşerse mutlaka ama mutlaka buraya uğrayın deriz. Çocuklarınız eğlenir, siz de kısa süreliğine de olsa çocukluğunuza dönersiniz .
Gözünüz gördükçe ve ayaklarınız sizi taşıdıkça gezmeniz dileğiyle.
www.gezipduru.com






Çetin Maket Köy
Adres: Pamucak Kavşağı, Arvalya Mevkii No:4, 35920 Selçuk/İzmir

Cuma
09:00–18:00
Cumartesi
(19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı)
09:00–18:00
Saatler değişebilir
Pazar
09:00–18:00
Pazartesi
Kapalı
Salı
09:00–18:00
Çarşamba
09:00–18:00
Perşembe
09:00–18:00


Beş Dakikada Anne Kurabiyesi Tarifi



Hem misafirlerinize ikram edebileceğiniz hem akşam çayının yanında harika giden beş dakika kurabiyesini yapmışken sizinle de paylaşmak istedim. Annemizin yaptığı o güzel sade kurabiyenin tadı var bu tarifte. 
Malzemeleri azıcık ama tadı damakta kalıyor. Gerçekten beş dakikada da hamur hazır oluyor. 

Önce malzemelerinizi kontrol edin, 

- Kabartma tozu
- Un 
- 1 paket vanilin
- 1 paket margarin
- 1 su bardağı pudra şekeri 
- 1 yumurta

Dilerseniz üzerini süslemek ve kurabiyeyi tatlandırmak için kırılmış ceviz, fındık, ince doğranmış kuru üzüm gibi malzemeler de kullanabilirsiniz. Ben üzerini toz şekere batırıp pişirdim. 

Hadi yapmaya başlayalım;

Margarini eritip pudra şekeri ile karıştırıyoruz. Ben bunu yaparken hem elim yanmasın hem de elime yapışmasın diye el çırpıcısı kullanıyorum. 

Pudra şekeri eriyince üzerine yumurtanın sadece sarısını ekliyoruz, beyazını bir kaseye ayırın. Çünkü kurabiyenin üzerine de beyazı lazım olacak.

Daha sonra kabartma tozu ve vanilini de ekleyip yine birkaç kez çırpıyoruz.

Karışımın üzerine unu azar azar ekleyerek hamur elimize yapışmayacak kıvama gelene kadar çırpıcıyla karıştırıyoruz. Hamur koyu kıvam alınca artık elimizle yoğurmaya geçebiliriz. 

Hamur homojen kıvama gelene kadar birkaç dakika elimizle yoğuruyoruz. Kıvamının hem elimize yapışmayacak hem de kupkuru olup dağılmayacak şekilde olması lazım. 

Bu sırada tepsimizi yağlamayı unutmuyoruz. :) Yağlı pişirme kağıdı da kullanabilirsiniz.

Daha sonra hamurdan ceviz büyüklüğünde parçalar alıp yuvarlıyoruz. Kurabiyelerin üzerini ayırdığımız yumurta beyazına hızlıca batırıp daha sonra da şeker- ceviz- fındık artık hangisini seviyorsanız ona batırıyoruz. Tepsimizde sıralıyoruz.




Bitirmeye yakın fırınınızı açıp ısıtırsanız daha güzel pişer. 170 derecede yarım saat- kırk dakika kadar sürede pişiyor. Üzeri kızarmaya başlayınca kurabiyelerinizi fırından alabilirsiniz. 



Çocuklarınız için yanına anne limonatası yapabilir, kendiniz de çay kahveyle kurabiyenizin tadını çıkarabilirsiniz. :) 


Sevgiler...

Lösemi İle Biz Nasıl Tanıştık – Uluslararası Lösemili Çocuklar Haftası 2018 , #LÖSEV #LÖSANTE #ÜSTÜNEZER

Emir ve ben, hastane ziyaret odasında ilk kez buluştuğumuzda. 






İrem kuş ve Emir kan verme odasında
Emir kuzusu hastanede teyzemin elleriyle yaptığı Murat bebekle :) 














Bu haftanın başından beri yazmak istediğim ama evin koridorlarında ne yazmalıyım diye yutkuna yutkuna dolaştığım konu başlığı ‘Uluslararası Lösemili Çocuklar Haftası’. Kafamdan bir abla olarak bir sürü şey geçiyor, aklımı toparlayamıyorum, bu haftanın son gününde yazıyı ancak yazmamın sebebi bu. Ama bir taraftan da hem hayatında lösemi olan ailelere ‘bakın biz de buradayız yalnız değilsiniz’ i aktarayım, hem bu LÖSEV nedir, neler yapar, neden bu hafta kutlanır, bi’ kendi dilimin döndüğünce lösemi ve LÖSEV’i tanımayanlara bildiklerimi aktarayım istiyorum.

Kardeşime lösemi teşhisi konulduğu ilk zamanları çok uzunca ve olayların çok üzücü yanlarını  anlatmadan, yani açıkçası hem kendimi hem de sizi çok üzmeden lösemi ile nasıl tanıştığımızı şöyle anlatayım… Bir erkek bir kız iki kardeşe sahibim, çok şükür. Ben Denizli’de yaşıyorum, annemler Mersin’de. Aralık ayı, bu sene. (Şuan tedavi için LÖSANTE Hastanesi’ndeler, Ankara’da.)
Erkek kardeşim Emir Kaan’ı okul yemeklerinden zehirlendi veya bir yerden bir enfeksiyon kaptı falan zannederek birkaç defa hastaneye götürüyor annemler. Ama kan tahlili yapılıyorsa da ya hastalık kendini tahlillerde belli etmiyor, ya tahliller tam okunamıyor, Emir’e serum takılıp eve geri yollanıyor. Bu durum tekrarlıyor…

Emir de o zaman bir iyi bir kötü oluyor. Yani iyi derken; bisiklet sürüyor, babamla spor salonuna gidiyor, okulla ilgili bir problemi yok, sadece vücudunda hafif morluklar var, onları da sıraya çarpmıştım ama hala geçmedi falan diye önemsemiyor vesaire. Kötü derken de şöyle; vücut ağrıları oluyor, sürekli istifra ediyor, rengi soluk, hiç hali yok, kanaması olduğu zaman uzun süre durmuyor, ateşleniyor, vücudunda büyüme ağrıları zannettiği kemik ağrıları oluyor…


<3 Babam,Emir, Annem <3

Annemler Emir’in durumu düzelmeyince tekrar hastaneye götürüp kan tahlili yaptırıyorlar. Ve kısaca kan değerlerinin olması gerektiğinden çok aşağı değerlerde olduğunu, durumunun hiç iyi olmadığını söylüyor doktor. (Bu kısmı annemle babama sorsanız doktor kısmında pek güzel şeyler söylemiyorlar, çünkü bu gibi kötü bir haberi sağlık personellerinin aileye uygun bir söyleme tarzı olması gerektiğini  ‘çok kibar’ bir şekilde dile getiriyorlar, haklı olarak, neyse...) Ailem o sırada tabi ki durumu idrak ve kabul etmekte çok zorlanıyor diyeyim ayrıntıya girip sizi pek üzmeden…

Emir’in tedavisine acilen başlanması gerekiyor, Mersin’deki hastanede hemen ALL tipi lösemi tedavisi protokolüne başlanıyor. (ALL - Akut Lenfoblastik Lösemi) Ama kız kardeşim İrem, Mersin’de mi Ankara’da mı tedavi olunsa daha iyi diye düşünerek LÖSEV’i araştırmaya okumaya başlıyor. Bu sırada ben de hamileyim, bebeği düşürürüm falan diye bana kimse bir şey söylemiyor. Ben Denizli’de anaokulunda çalışmaya ve karnımdaki bebeği büyütmeye devam ediyorum her şeyden habersiz. :(  

Kız kardeşim İrem Gülhane Hemşirelik Yüksekokulu’nda hemşirelik okuyor, hem hocalarına hem de arkadaşlarına ne yapabiliriz ne yaparsak doğru olur diye danışıyor. İrem’in çocuk hemşiresi olan Derya Suluhan hocası kendi kardeşimde böyle bir durum olsa ben hiç düşünmeden Lösante’ye giderim diyor, akıl veriyor İrem’e, sağ olsun. Okuldan arkadaşları aynı şekilde LÖSEV’in ve LÖSANTE’nin ne kadar iyi olduğundan bahsediyorlar. Bu sırada büyük teyzem Özlen, Ankara’dan çıkıp hemen Mersin’e annemlere destek olmaya gidiyor. İrem ve Özlen teyzem tedavinin Ankara’da daha iyi olacağını düşündükleri için annemleri ikna etmeye çalışıyorlar.


Teyzem ve annem



 


İrem sosyal medya kullanan biri değil, internetten lösemi tedavisi görenleri, LÖSANTE’yi araştırıyor sonunda arkadaşlarının Instagram hesaplarından Emir Bilgin’in ailesine ulaşıyor. Emir Bilgin de lösemi tedavisi gören, artık tedavide idameleri yakalayabilmiş, kardeşim Emir yaşlarında lösemi savaşçısı bir kardeşimiz.

Onun da ablası var, İrem yaşlarında, ailesi aynı yollardan geçiyor annemler gibi, şok oluş, idrak ediş, tedaviye karar verme süreci… Neyse İrem Emir’in ablasına ulaşıyor Instagram üzerinden ve LÖSANTE Hastanesi hakkında bilgi alıyor. Bu lösemi nedir nasıl tedavi oluyorlar süreç nasıl işliyor vesaire hepsini konuşuyorlar iki abla.  


Emir Bilgin ve ablası :)

Bu sırada İrem ve teyzem Özlen’in de kafaları çok karışıyor çünkü Mersin’deki hastanede LÖSANTE Hastanesi için oranın sadece otelcilik hizmeti olduğunu, doğru düzgün lösemi tedavisi yapılmadığını söyleyen doktor bozuntuları oluyor. (Onlara gelip bir hastaneyi ve çalışanlarını görmelerini tavsiye ediyorum, azıcık insanlık öğrenirler belki.)

Ama Emir Bilgin’in ablası ve annesinin yönlendirmeleri ve cesaretlendirmesi ile annemler Ankara Lösante Hastanesi’nde tedaviye devam etmeye karar veriyor. İyi ki de öyle oluyor. Binlerce kez teşekkürler onlara, Allah hastanelerin hastalıkların adını andırmasın bir daha onlara…



Emir Bilgin'le hastanede tesadüfen karşılaşmışlar :)

(Kısaca anlatayım dedim ama bayağı bi' konuştum.) Emir’in ailesi, İrem’in hocası arkadaşları ailemi yüreklendirmeseydi hangi hastanede nasıl bir tedavi görüyor nasıl bir durumda olurduk bilmiyorum.


LÖSANTE HASTANESİ’NDE ÇOCUKLAR VE ANNELER NASIL ŞARTLARDA KALIYOR?

Kardeşime evimizde baksak bu şekilde güzel bakamazdık, eminim. LÖSANTE Hastanesi’nde anneler ve çocuklar herkesin ayrı odası olacak şekilde son derece steril şartlarda kalıyorlar. Temizlik görevlileri her gün, günde birkaç defa odalarını temizliyorlar. Anne ve çocukların kendi banyo- tuvaletleri odada mevcut.

Yemekler hastalığı iyileştirecek yönde diyetisyenlerin yönlendirmesiyle her çeşit besin grubundan olacak şekilde hazırlanıyor. Ayrıca Ramazan ayında da annelere oruç tutup tutmadıkları sorularak iftar ve sahur yapmaları sağlanıyor.

Yemekler dışında ara öğünler oluyor ki bu ara öğünler yine hastalıkla savaşan hücreleri destekleyici besin gruplarından özenle seçiliyor. Lösemi ile savaşan çocuklara verilmesi ve verilmemesi gereken yiyecek- içeceklere son derece özen gösteriliyor. Bir de çocuklara canlarının bir şeyler isteyip istemediği soruluyor.

Gece gündüz istedikleri zaman alabilecekleri sıcak çorba yemekhanede her zaman bulunuyor.
Hastanenin çamaşırhanesinde annelere özel eşofmanlar yıkanıp ütülenip veriliyor, çocukların kıyafetlerini anneler yıkayabiliyorlar. Anneler yatak çarşaflarını diledikleri zaman değiştirebiliyorlar.

Hastanenin, ziyaret saatleri var ve bu ziyaret saatlerinde sadece birinci derece kişiler çocukların mikrop kapmaması için hastayı ziyaret edebiliyor.

Ziyaret sırasında da maske takılıyor, kıyafetimizin üzerine bir kat önlük giyiliyor, dolayısıyla ziyaret saatinde bile sterilliğe çok dikkat ediliyor.

Anneler ve çocuklara ayrı ayrı ve birlikte hem eğitimler hem etkinlikler düzenleniyor, hem hastalığın ne olduğuyla, nasıl baş edilebilirliği ile ilgili psikologlar yardımıyla bilgilendiriliyorlar hem de moral depolamaları sağlanıyor.

Annemin yaptığı iyileşen kız magneti 
Doğum günleri, özel günler güzel müzikli eğlenceli etkinliklerle kutlanıyor, oyun odalarında çocukların sosyalleşmesi sağlanıyor, annelerin el emeği göz nuru bebekleri- magnetleri vb. yapması için atölye çalışmaları teşvik edilerek kafalarının dağılmasına vesile olunuyor. Evlerinden ailelerinden uzak oldukları bir nebze de olsa unutturulmaya çalışılıyor.

Bir de okul eğitimi yarıda kalan lösemi hastası çocuklar iyileştikten sonra ücretsiz eğitim alabildikleri Lösev Koleji’nde eğitimlerine devam edebiliyorlar. Tıklayınız;

PEKİ LÖSANTE HASTANESİ’NDE TEDAVİ OLMAK ÜCRETLİ Mİ?

HAYIR. Biz hastaneye gidip tedaviye başladığımızdan beri hem psikoloğundan, hem eğitim- etkinliklerden hem verilen temizlik- çamaşır vs. hizmetlerden hiçbir ücret ödemeden yararlandık. Yararlanmaya da devam ediyoruz, orada yatan her hasta çocuk ve ailesi gibi.

Peki bu hastane nasıl ayakta kalıyor?
Bağışlarla.

Hastane doktor- hemşire- aşçı- hizmetlilerinin sizden maddi manevi istediği hiçbir şey yok. Onlar sadece sizin evladınızın iyileşmesi için canla başla çalışıyorlar. Güler yüzlerini, ‘bugün nasılsın?’larını eksik etmiyorlar. Tek diledikleri bağışların çoğalarak devam etmesi ki daha çok çocuğu çok daha iyi şartlarda tedavi edebilsinler, lösemiden kurtarabilsinler. Daha çok hastane açsınlar, açtıkları hastanelerde daha çok yatak olsun.




LÖSEV’E NASIL VE NE KADAR BAĞIŞ YAPABİLİRİM?

Bu sorunuzun cevabı için lütfen aşağıdaki bağlantılara tıklayın.


Uluslararası Lösemili Çocuklar Haftası’nda Neler Yapılır? LÖSEV Bu Haftayı Neden Kutlar?

Yapılan etkinliklerle dünyada lösemi ve çocukluk çağı kanser vakalarına ve tedavi sürecine farkındalık yaratılmak amaçlanır. Ailelerin tedavi süresince karşılaştıkları maddi- manevi zorluklar ve süreç hakkında bilgi verilmek istenir. Dolayısıyla ailelere ve hasta çocuklara verilen moralin ve yapılan maddi yardımların ne kadar değerli olduğunun üzerinde durulur. Hastalıkla savaş süreci hakkında hem ailelere hem doktorlara yönelik çözümler ortaya konmaya çalışılır. Aileler ve doktorlar arasındaki bağ kuvvetlendirilir. Hasta çocuğu olan aileler birbirlerine destek olur, birlik olur.
Çocuklar ve aileler eğlendirilir, bilinçlendirilir. Hastalıkla karşılaşmayan kişiler- aileler bilinçlendirilir kısaca.

Bu başlık altında yazmak istediğim çok şey var fakat çok uzun sürecek.  Bizim lösemiyle nasıl tanıştığımızı, nasıl tedavi olduğumuzu ve LÖSEV- LÖSANTE’nin bize verdiği maddi manevi desteği birebir örnek olarak sizlere anlatmak istedim ki buralara başvurmakta çekince göstermeyin.
Tedavi süresince yalnız olmadığınızın farkında olun, güçlü olun. 

Çocuğunuzun/kardeşinizin/akrabanızın/arkadaşınızın iyileşeceğinden emin olun, kendinizi koyvermeyin. Aklınıza takılan sorular olursa lütfen e-posta veya yorumlar üzerinden bana ulaşın, elimden geldiğince size yardımcı olmaya çalışırım.

Son olarak buradan LÖSANTE Hastanesi çalışanlarına verdikleri emekler için her çocuk adına çok teşekkür etmek istiyorum. Tabi ki gönlü zengin Üstün Ezer hocamıza en baştan böyle bir hastaneyi kurmak gibi bir girişimde bulunduğu için çok minnettarız.

Üstün Ezer kimdir diyorsanız tıklayınız; 


LÖSEV Hastanelerinde ve hatta tüm dünyada grip bile olsa hasta çocuk kalmasın diliyorum… 

Sevgiler...







.